KİLİT ÜLKE TÜRKİYE

Dengelerin değişim sürecinde olduğu, istikrarsızlık ve belirsizliklerle dolu bir coğrafyanın merkezinde yer alan Türkiye için Bernard Levis şöyle demiştir.

Asya için Avrupa’nın kapısı, Batı ile Rus nüfuz sahalarının buluşma noktası ve Orta Doğu’nun ileri savunma bölgesidir.

Arap yarımadasını kuzeyden çevrelemesi, Rusya’ya denizden komşu olması, Balkanlarda tarihten gelen kültürel bağları nedeniyle, Anadolu coğrafyası küresel güçlerin bir sıçrama tahtası olarak görülmüştür.

Bu bölgelerde sürdürülen rekabet, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimiyle bir kez daha evrensel boyut kazanmıştır.

Konu artık Orta Doğu petrollerinin paylaşılması noktasından ziyade, jeopolitik açıdan yeni kazanımlar elde edilmesidir.

Her devrin kendi ideolojik kavramları ve gerçekleri de vardır.

Bugün verilen kavganın altında yatan en büyük sorun, çağın gerçeklerini kavrayamamış ve ona uygun politikalar oluşturamış liderlerin kafalarındaki ön yargılardır.

Günümüzde yaşanan sıra dışı olaylar, algılamamızı ve duygularımızı şaşırtmakla kalmadığı gibi zihin karmaşasına yol açmaktadır.

Ukrayna’daki savaş, stratejik ve nükleer silahların uzun yıllar sonrasında Avrupa ve Atlantik ötesini tehdit eder hale getirmiştir.

Çatışma içeren bölgelerin merkezinde bulunan Türkiye için gelinen durum, jeopolitik konumuna yeni bir görünüm kazandırdığı gibi Batı Dünyası ve Rusya ile ilişkilerini tek bir çizgide sürdürme gayretine sokmuştur.

Son zamanlarda “dostluk ve işbirliği” gibi söylemler ön plana çıkartılmış olsa da, Türkiye’nin 2010’lu yıllarda ütopik zeminde oluşturmaya çalıştığı Türk dış politikası’ndaki keskin dönüşün, ülkemize ne denli hasarlar verdiği ortadadır.

Batı işbirlikçi temelinde bölücü terör örgütü hareketine ilaveten yasal boşluktan istifade eden dinsel oluşumlar, anayasal düzenini açıktan açığa tehdit eder haldedir.

Demografik yapımızı dinamitleyecek dış kaynaklı göç ise tam bir istila niteliği kazanmıştır.

Gelinen durum ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan vahim ötesidir.

Hele ki; büyük şehirler özelinde sosyal medyaya düşen görüntüler, tehlikenin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Avrupa’dan Pasifik’e ve Orta Doğu’ya uzanan geniş coğrafyada, büyük sancıları olsa da ender demokratik ülkelerden biri olan ülkemiz enerji kaynaklarının Batı’ya ulaştırılmasında önemli bir geçiş noktasıdır.

ABD başta olmak üzere Batı Dünyası’nın ikircilikli tutumu Avrupa, Asya ve Atlantik kuşakları içinde yer alan Türkiye’yi başta askeri açıdan olmak üzere, kendi öngördüğü yeni ve ucu açık alanlara doğru itmeye zorlamaktadır.

Türkiye’nin yaşamış olduğu sorunların, kısa vadede Batı’nın güvenliğine tehdit oluşturması öngörülmelidir.

Tarihi, coğrafi ve kültürel açılardan hem doğulu hem de batılı yönleri olan Türkiye, çağdaşlık ve medeniyet ölçüsü temelinde yaşamsal ağırlığını her fırsatta müttefiklerine ve komşularına hissettirmelidir.

Ülkemiz terörizm ve radikal dinci akımlar, etnik kaynaklı bölgesel çatışmalar ve yoğun göç hareketleri dışında kitle imha silahları ve uzun menzilli füzeler gibi risk ve tehditleri de dikkate almak zorundadır.

Irak ve Suriye’deki son durum, kendine özgü coğrafi özellikleri olan Ege ile Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve Ukrayna Savaşı, ulusal stratejinin geniş boyutlu operasyonel önlemlere girişmeyecek şekilde planlanmasını ve icra edilmesini dikte etmektedir.

Ana hedef; küresel rekabetin tehdit içeren yaklaşımlarına karşı ülke savunmasını, ulusal gücün etkinliğine dayanan gerçekçi ve çok yönlü iç ve dış cephede barış politikalarını kovalamaktan geçer.

Karşılıklı diyalog, iş birliği ve açıklık içeren bu düşünce yapısı; ulusal birliğimizin korunması ile uluslararası antlaşmalardan doğan hak ve menfaatlerimize de halel getirmemelidir.

Akıllıca saptanacak ve inisiyatif içeren ulusal politikalarda aslolan, devlet nizamının yitirilmemesi ve sosyal dokunun bozulmamasıdır.

Son sözse; “Güçlü ve caydırıcı bir Türkiye, ulusal gücü ile dış politika hedefleri arasında bir denge kurmak zorundadır.”

İSMET HERGÜNŞEN