AYNA (ÖYKÜ)

Oldum olası küçük kasabalar bana yaşantımın geçmişle hesaplaşmasına olanak tanımıştır.

Bir hafta sonu akşamıydı. Gidelim mi gitmeyelim mi derken, kendimi bir kasaba okulunun müzikli gecesinde buldum. Eşimin o okulun koruma derneğinde görevli olması nedeniyle tatlı bir zorunluluk hissetmiştik. Ve ben de kasabalılarla tanışmayı, belki de çevre edinmeyi çok istiyordum.


Kapıda bizi okul müdürünün karşılamasından, okul koruma derneği başkanının kendini tanıtırken bir çiftçi olduğunu belirtmesinden daha çok beni ilgilendiren en önemli olgu, bize ayrılan masa olmuştu. O masayı hiç unutamıyorum. Daha doğrusu masanın konumunu En çok da benim oturduğum yeri. Yüzüm duvara dönüktü ve duvar boylu boyunca ayna ile kaplıydı. Oturduğumuz en az üç dört saat boyunca kendimi, davranışlarımı izleme olanağı bulduğum kocaman bir ayna vardı karşımda. Ayna değil sanki beni izleyen toplumdu o. İster istemez tutsak olmuştum aynaya.
Önce kiloma baktım. Son zamanlarda belki ölçüyü biraz fazla kaçırdım diye düşündüm. Ne de olsa yaş ilerliyordu. Yoksa ayna mı biçimsizdi diye aklıma gelmedi değil hani. Nitelikli bir ayna değildi sonunda. Ama zaman ilerledikçe aynanın biçimsel yapısından daha çok gerçekliği ile karşı karşıya geldiğimi algılamak zorunluluğunu duyumsadım ister istemez. Ne de olsa iki dubleyi çoktan aşmıştım artık.

Önce bir tek şey düşündüm o hınzır ayna karşısında. Sırası mı şimdi diye? Ne oluyor sana, neler oluyor bana? Yıllar böyle mi umursamaz ve kanıksamaz oluyor insanlar karşısında diye. Hiç mi hatırımız yok geçen zaman içinde yaşam denen o çılgınlığa karşı?

Her neyse.. Ayna kendi dinginliğinde durup duruyor ve tüm çizgileriyle bana bakıp, beni izliyor işte karşımda.

İşte o gece. Aynanın gerçeğine tutsak olmuş biri olarak sonra bir şey daha düşündüm. Daha doğrusu duyumsadım, kendimi saatlerce izleyerek. Çünkü başka şansım kalmamıştı o hınzır ayna karşısında.

Düşündüm.. aslında bu düşünce yalnızca o an için duyumsadığım bir olgu değildi. Sonradan üzerinde yorum da yaparak bu ayna gerçeğini kendi kendimle sorgulamak gereğini duydum. Kendimi, bir an için bile olsa, soyut benliğimi, fiziğimi, ruhumu, düşüncelerimi izleyerek.

Şunu düşündüm bir an için.. Eşim, yıllardır birlikte olduğum, savaşımlar verdiğimiz, zaman zaman belki de gereksiz yere kendimi karşısında haklı bulduğum, düşüncelerim için gönlünü yıktığım kadınım, gerçekte ve hep karşısında, her duygu ve düşüncede, şimdi benim kendimi izlediğim gibi daha yakın olarak beni gördü, beni izledi ve ben daha henüz yapay bir aynada bile kendime bu kadar katlanamamışken, o hep acı ve güzel günlerde bana dayanabildi.

Ama niye?

O hınzır ayna, bu soruyu bana sordurdu ve beni kahretti.

Düşünebiliyor musunuz? Bir ayna karşısında bile kendine katlanası olmayan bir insana, yaşamını veren biri nasıl duygular içersindedir?

Ve bu ayna bana bu gerçekleri araştırmama yol gösterdi.

Şimdi size bunlardan birini anlatacağım.

Uzun bir kış dönemiydi. Bekarlık günlerinin yalnızlıklarından birinden dönüyordum. Gecenin bir yarısıydı. Eve doğru çakırkeyif durumda yürüyordum. Dolmuştan yeni inmiş, beş yüz metre ötedeki evime doğru kendime göre geçirdiğim tatlı anılarla yoğrularak yol alıyordum. Ağır ağır. Gecenin hiç bitmemesini arzuluyor, eve gidip uyuyarak yaşamın bu güzel anlarından birinde yitip gitmek istemiyordum. Çünkü bu kafayla iyi bir düş göremeyeceğimi duyumsuyor ve bir karasabanla uyanmayı hiç mi hiç istemiyordum. Ayrımında olmadan unutamayacağım bir düşün beni yüz metre ötede beklediğini ise asla bilmiyordum.

Derken yanımda bir araba durdu. Adres mi soracaktı filan derken, içerden tanıdık ses:

– Hey, gelsene. Nereye böyle?
Önce ayrımsayamadım. Kimdi bu diye?
– Tanımadın mı beni, diyordu bu tanıdık ses. Gelsene.
Kimdi, kim değildi derken kendimi arkadaşım Yusuf’un yanında buldum. Aynı mahallede oturuyorduk. O da bir gece eğlentisinden evine dönüyordu.

– N’aber lan!

– Senden n’aber?

Kafayı bulmuş insanlar daha akıllı söyleşebilirler mi? Bizdeki de öyle bir konuşmaydı. Evlerimize gidene kadar havadan sudan ve hovardalıklardan daha önemli bir şeyden söz etmemiştik.

– Seninki Nalan.

– Benimki Canan.

Evlerimizin önüne geldiğimizde, arkadaşım;

– Oldu olacak gel bir işkembe çorbası içelim. Dedi.

Ben de kabul ettim.

Yirmi dört saat hizmet veren bir lokantada on iki yaşlarında bir erkek çocuğu bize servis yapıyordu. Arkadaşım buraya ilk kez gelmemişti. Herkesi tanıyordu. Bu nedenle lokantanın sahibi dahil, bize servis yapan Metin adlı on iki yaşındaki bile başladık söyleşmeye.

İçki içenler bilirler. İçkiden sonra genellikle bir işkembeciye gidilir ve çorba içilirken hiç konuşulmaz. Ta ki mideler şişene kadar. Çorbalar bitip de üzerine çay ya da kahveler içilirken söyleşiler başlar. Günün küçük bir hesaplaşmasıdır sanki bu.
Bize servis yapan küçük Metin de işte bu anda konuşmamıza katılmıştı.

– Başka bir isteğiniz var mı abiler?

– Ne o, yoksa yatmaya mı gideceksin?

– Yok be abi, eve gitmek hiç içimden gelmiyor.

Sonradan anladık. Küçük Metin, amcasının işlettiği bu lokantada yalnız geceleri çalışıyormuş.

– Okula gidiyor musun Metin?

– Hayır abi. İlkokuldan ayrıldım.

– Niye?

– Olanak olmadı. Aile durumu müsait değildi daha doğrusu.

– Peki ailen ne yapıyor?
– Babam yok, ben hiç bilmedim. Bir annem var ama…

Bu anda fazla konuşmak istemedi Metin. Biz de olay yakalamanın verdiği hoşnutlukla üzerine gittik küçük çocuğun.

– Ne oldu annene?

– ————————

– Geceleri eve erkek alıyor be abi.

– Ne anlamda? Dedi arkadaşım, sanki başka bir anlamı varmış gibi.

– Peki sen nerede kalıyorsun?

– Ben de gündüzleri gidip uyuyorum abi.

– Annen kim senin?

– (———————-)

İşte o an arkadaşımla ikimiz de sustuk. Bir daha soru sormadık. Hemen hesabı ödeyip kalktık oradan. Arkadaşım beni eve bıraktı. O da kendi evine gitti.

Hani size karasabanla uyanmak istemiyorum demiştim ya. İşte ben o gece hiç uyuyamadım. Eminim arkadaşım da uyuyamamıştır.

Bu kasabada yıllarını geçirmiş biri olarak zamanla kendi kendime hep sordum. Büyük kentte olsak acaba böyle mi olacaktı diye. Metin’in annesini, annelerini tanıyabilir miydik diye.

Şimdi bu olayın üzerinden yıllar geçmişken o ayna karşısında anımsadığım bu olay, beni nasıl da gerçekle yüz yüze getirmişti.

Kırmak geldi, o aynayı içimden

VURAL ÇAVUŞOĞLU
6 Aralık 1997 / FOÇA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir