ZABİT VE KUMANDAN İLE HASBİHAL… VE ASKERİ OKULLAR

İKİ SIRMA, TEK YÜREK: TAŞ MEKTEP
“Muharebede zafere ulaşmak ve galibiyet, en küçüğe kadar olan bütün rütbe sahiplerinin, bizzat düşünce üreterek durumun gereğine göre kendi kendine önlemler almaya alışmış olmasına bağlıdır.”
Zabit ve Kumandan ile Hasbihal

TEORİ

Çalışmalarıyla İngiliz Kraliyet Donanması’nın o dönemdeki reformlarının gerçekleştirilmesinde çok önemli etkisi olan Sir Julian Stafford Corbett,19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında önde gelen bir İngiliz deniz tarihçisi ve jeostratejistiydi. Aslında Cambridge Üniversitesi Hukuk Bölümü mezunu olan Julian S. Corbett denizcilik tarihi ve stratejisi alanında döneminin önemli isimlerinden olmakla birlikte, aynı zamanda “Deniz Stratejisinin Prensipleri” adlı kitabın da yazarıdır. Sir Corbett, savaşın teorisini anlattığı bahse konu kitabının bir bölümünde teori ile ilgili kısaca şu tespitlerine yer vermiştir: “Gerçek şudur ki teoriye güvensizlik, teorinin ne yapılması gerektiğini söylediği gibi bir yanlış anlamadan kaynaklanır. O savaş alanında icra gücünü verme iddiasında değildir; etkili icra gücünü arttırmaktan fazla bir beklentisi yoktur. Pratikteki esas kıymeti yetenekli bir insana planının tüm alanı kapsayacağından emin olmasını sağlayacak daha geniş bir bakış açısı vermesi ve bu sayede ani gelişen bir durumun bütün faktörlerini daha süratle ve kesinlikle ele alabilmesine yardımcı olmasıdır. Teorisyenlerin en büyüğü bile, teorik çalışmayla ilgili olarak, “Savaşta yönetici olan insanın zihnini eğitmeli veya kendisini eğitmesine rehberlik etmeli, fakat ona muharebe alanında refakat etmemelidir” der. Pratik kullanımı; hiçbir surette liderin gücünü kısıtlayacak bir etkide bulunmamalıdır. Bir liderin doğru karar verme yeteneğine sahip olması yeterli değildir; astları da onun kararının tam anlamını derhal kavrayabilmeli ve yapılacak eyleme kesin olarak iletebilmelidir. Bunun için her ilgili adam aynı düzeyde düşünecek şeklide yetiştirilmiş olmalıdır.

Liderin emri her beyinde aynı düşünce sürecini uyandırmalıdır; sözcükleri herkes için aynı anlama gelmelidir”. O halde lider kimdir? Lider bir diğerinden kıdemli olan er den, mareşale kadar olan herkestir. Bunun kim olduğunu barışın ama özellikle de savaşın şartları belirler. Bazen Yahya çavuştur, bazen Yarbay Mustafa Kemal. Ayrıca savaş, her zaman en az iki ülke arasında resmen ilan edilmiş sıcak bir olgu yani muharebe ortamı da değildir, barış şartlarında olsanız da uğraştığınız her şeydir, sorundur. Ve adı ne olursa olsun sorunları bertaraf etmenin başlangıç noktası yaptığınız işin teorisini bilmek, felsefesini anlamak, mana ve mahiyetini algılamak yani anlamını özümsemek ve bütün bunları ruhunuzla birleştirerek en doğru kararı verip uygulayabilmenizden geçer. Sorunun durumuna ve şartlara göre bu süre bazan çok uzun, bazen bir saniyedir, yani ikinci saniyesi yoktur. İşte bu nedenledir ki rütbesi ya da statüsü ne olursa olsun personelinizi sadece bütünün bir parçası değil aynı zamanda olası bir bütünün lideri olarak da yetiştirmelisiniz. Küçümsemek sizi sadece mağlubiyete götürür, önemsemekse zafere. Aşağıdaki satırlarda arz etmeye çalışacağım gibi bir saniyelik kararları verecek insanların yetiştirilmesi, yani aynı dili konuşmaları, aynı ruhu taşımaları ve aynı yöne bakmaları ancak kaliteli ve uzun bir süre eğitim-öğretimi müteakip gerçekleştirilebilir. Ve siz bunu başarıp başaramadığınızı veya daha açıkçası ne yetiştirdiğinizi mezuniyet törenlerinde okuduğunuz süslü ve neredeyse matbu konuşma metinlerinden değil, net olarak yıllar sonra anlayabilir ve görebilirsiniz. Hülasa, insan ve özellikle asker yetiştirmek ciddi ve önemli bir iştir hem denizci hem asker yetiştirmekse iki kere ciddi ve önemli bir iştir. Sir Cobbert’in de dediği gibi; “teori aslında, uygulama değil, bir eğitim ve kafa yorma meselesidir” ve bence bunun- Atatürk’ün deyimiyle- ilk azimet noktası da okullardır.

PRATİK

Tekirdağlı bir tüccarın kölesi iken, efendisi tarafından azat edilen ve Cezayir korsanları arasına katılarak yetişen yeni kaptanıderya Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Baltık’tan kalkarak Akdeniz’e gelen Rus Filosunun burada (Ege harekâtında) elde etmiş olduğu başarılar ve özellikle 6/7 Temmuz 1770 tarihindeki Çeşme bozgunu sonucunda Osmanlı donanmasının üçte birinin ve dahada önemlisi yetişmiş insan gücünün büyük bir kısmının kaybedilmesinden oldukça fazla etkilenmiştir. Çeşme savaşında kaptanıderya Hüsamettin Paşa’nın savaş planı ve tertiplenmesine yaptığı itirazlara rağmen onu ikna edemeyen Cezayirli Hasan Paşa Rus denizcilerin eğitim seviyelerine hayran kalmıştır. Yeni kaptanıderya için Rus denizcilerin eğitim seviyesini kendisi için ulaşılması gereken ilk nokta olarak belirlemiştir. Artık denizcilerin, sadece denizde usta-çırak metodu ile değil, mutlaka okulda yetişmesi gerektiği yönündeki inancını kimse değiştiremezdi.
Neden mi?
Her ne kadar bir Rus donanmasından çok, bir haçlı donanması olma özelliğini ihtiva eden Rus donanması ile Osmanlı donanmasının kayıpları birbirine yakın olsa da kuruluş, personel, eğitim, organizasyon, lojistik, kültür, kurumsallaşma gibi faktörler açısından mukayese edildiğinde aralarındaki en büyük farkın personel eğitimi konusunda olduğu deniz tarihçilerinin müttefik olduğu bir konudur. Çok detaya girmeden sadece bir fikir vermesi açısından Türk Deniz Tarihi kitabının ikinci cildinde (E) Dz.Kur.Alb. Ali Rıza İŞİPEK tarafından tespit edilen rakamlar incelendiğinde çok ilginç sonuçlara rastlanmaktadır.

Rus donanması 1696 yılında kurulmuştur. Kuruluşundan sadece iki yıl sonra ilk okulunu açan Rusların 1770 yılı itibarıyla yedi değişik kademede ve kapsamda denizcilik okulu bulunmaktaydı. Oysa temelleri 1081 yılına kadar götürülebilecek Türk Donanmasının denizcilikle ilgili ilk eğitim kurumu yaklaşık 7 asır diğer bir deyişle yedi yüzyıl sonra 1773’te kurulacaktır. Yani Çeşme Savaşı’nın yapıldığı 1770 yılında Osmanlı donanmasında eğitimden söz etmenin imkânı yoktur.
Bir donanma kültürü oluşmasına katkıda bulunan diğer kurumları karşılaştırdığımızda ise, Rus donanma kronolojisine göre:
1709 İlk Rus Deniz Müzesi’nin kurulması (halen faaldir),
1715 St. Petersburg’da donanma hastanesinin kurulması (halen faaldir),
1720 I.Petro tarafından üzerinde çalışılmış ilk donanma talimatının yayınlanması,
1724 Amiraller Kurulu’na bağlı olarak Denizcilik Arşivi’nin kurulması.
Osmanlı donamasında ise:
Kasımpaşa Deniz Hastanesi 1827 yılında, Deniz Müzesi ise nihayet 1897 yılında, yani Deniz Kuvvetlerinin kuruluşundan yaklaşık 8 asır (sekiz yüzyıl) sonra kurulmuştur.
Kısacası, 1770 yılına gelindiğinde sadece 74 yıllık bir geçmişe sahip Rus donanması 7 okul, Deniz Müzesi, Donanma Talimatları, Arşivi ve Hastanesi olan bir donanma iken, yaklaşık 700 yıllık mazisi olan, buna karşılık o tarihe kadar herhangi bir okulu, müzesi, arşivi, yazılı Donanma Talimatı ve hastanesi olmayan yani kurumsallaşmayı başaramamış bir Osmanlı donanması vardır. Aradaki kuvvet farkı çok fazla olsa bile kurumsallaşamamış bir donanma her zaman için eğitimli ve belli bir disipline girmiş donanma karşısında yenilmeye mahkumdur. Bunun en güzel örneği 28 Mayıs 1770 günü Anabolu Muharebesi’nde yaşanmıştır. 10 parça kalyona sahip Osmanlı donanması sadece üç parçadan oluşan Rus donanmasından kaçarak, Anabolu kalesinin bataryalarına sığınmıştır. Gemi ve top sayısı olarak üç misli kuvvetli bir filonun kaçmasının ardında yatan tek bir sebep olabilir, bu da eğitim eksikliğidir.
Zira kalyon devrine geçmiş bir donanmanın, yaz geldiğinde Anadolu’dan topladığı çiftçilerle denize çıkması ve bir muharebe kazanması hiçbir zaman mümkün değildi.

GERÇEK

Hal böyleyken, hepimizin bildiği gibi Osmanlı Devleti, bence en büyük sebebi Osmanlı maliye ve devlet ekonomisinin içine girdiği kriz olmakla birlikte -burada konumuz itibarıyla saymaya gerek duymayacağım-birçok nedenden dolayı önce duraklama sonra da gerileme dönemine girecek ve bu gidişin önlenebilmesi için dönemin padişahları çeşitli çözüm arayışlarına girişeceklerdir. Zira kabul edilse de edilmese de koca devlet çöküyordu. Aslında gerçek şuydu: 1699 Karlofça Antlaşmasını izleyen yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu savaşlarda üst üste yenilgiler almış ve artık savaşların sadece maneviyata dayalı insan gücüyle kazanılamayacağı, askerlik savaş sanatının bilimle doğrudan ilişkisi olduğu anlaşılmıştır. Aynı zamanda, askeri teknoloji ve sanayideki gelişmelerin izlenememiş olması devleti dağılma sürecine sokmuştur. Savaş meydanlarında üst üste alınan yenilgiler nedeniyle de askerî eğitim kurumlarında ıslahat kavramı gündeme gelmiştir. Bu kapsamda III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecit dönemlerinde, askerî reformlar kapsamında seri olarak subay eğitim okulları açılmıştır: Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773), Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1793), Mekteb-î Tıbbiye (1826), Mekteb-î Ulûm-î Harbiye (1834) ve Erkan-ı Harbiye (Harp Akademisi) (1845). Bu okullardan yetişen subaylar, zaman içerisinde Avrupalılaşma süreci içinde başvurulan bir çare olmaktan çıkmış, bizzat yenileşme hareketlerinin bir parçası olmuşlardır. Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şudur: Bazı art niyetli ve tarih cahili zihniyetlerin yıllardır ifade ettiklerinin tam tersine batılılaşma, ıslahat ya da yenileşme hareketleri veya adına her ne derseniz deyin ifade ettikleri gibi cumhuriyetin “gavurlaşma” adına yaptığı işler değil, istismar için her fırsatta kullandıkları ve sözüm ona torunu olmakla övündükleri Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin kurtarılması için dönemin padişahlarınca gerekli görülmüş çareler ve faaliyetlerdir. Genç cumhuriyet ve onun büyük önderi bu çare ve faaliyetleri üstelik top yekûn bir bağımsızlık savaşı verdikten sonra çok kısa bir sürede ve süratte tahayyül edilenin bile çok ötesinde niteliklerle hayata geçirmiş ve Türk halkına teslim etmiştir. Bu küçük analiz bile aslında kimlerin “gavurlara” hizmet ettiğinin, kimlerin atalarının ve dedelerinin izinden gitmeye gayret ettiğinin ve kimlerin ülkesinin ve milletinin çağdaşlaşma ve gelişmesine engel olmak isteyenlerin maşası olduğunun açık bir göstergesi ve ikrarıdır.

Orduda ıslah ve yenileşme hareketleri ve tüm askerî okulların tarihsel gelişim süreçleri ayrı ve çok geniş bir kapsamlı bir konu olmakla beraber özellikle Türk denizciliğinin ve donanmasının gelişmesi yukarıda belirtilen padişahların tamamı için neredeyse devletin kurtuluşu için elzem görülmüş bir anlayışın sonucudur. Bu kapsamda Türk Denizciliğinin kuruluşundan yaklaşık 7 asır sonra yarın yani 18 Kasım 2022 tarihinde kuruluşunu büyük bir onur ama şahsen benim için buruk bir kalple kutlayacağımız, bugünkü Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu’nun başlangıcı ve temeli sayılan Mühendishane-i Bahri-i Hümayun açılmıştır. Bu tarihten iki yıl sonra da James Watt’ın 1775’te buharlı makineleri bulup buhardan hareket enerjisi yarattığını düşündüğümüzde o dönemdeki donanmamızın batı ile arasındaki mesafesi ile, genç cumhuriyetin yüzüncü yılı ve iki binli yıllara gelene kadar üstelik bütün engellemelere rağmen katettiği mesafe göz önüne alındığında gösterilen gayret ve elde edilen başarının ne kadar büyük olduğu vicdan ve akıl sahibi herkes tarafından görülecektir. (Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulumuzun kuruluşu ve tarihi gelişim süreci birçok kaynakta ve kıymetli büyüklerimin çalışmalarında oldukça kapsamlı bir şekilde yer almaktadır.O nedenle ben burada bu konuya daha fazla yer verip haddimi aşmak istemiyorum ancak, merak eden okuyucularımızın sıkılmadan izleyebilecekleri, oldukça ilginç ve güzel bilgilerin yer aldığı, günümüze de ışık tutan (E) Dz.Kur.Alb. Ali Rıza İŞİPEK’in Mavi Vatan Akademi, Deniz Harp Okulu Tarihçesi, 1773 –1923 (https://www.youtube.com/watch?v=q-CCd3U8Be4 ) yayınını izlemenizi özellikle ama naçizane olarak tavsiye ederim).

GEREKÇE

XVIII. yüzyılın sonlarında güçlü ülkeler, ticaret destekli, yoğun bir yayılma süreci içine girmişlerdi. Bu yayılma, sonraki yüzyılda ticari boyutu da aşarak üretim ve ticaret temelinde dahada yoğunlaşmaktaydı. Bu yüzyılda silah teknolojisi gelişmiş; yeni silahlar bulunmuştu. Geliştirilen yeni savaş teknikleri ve doktrinleriyle dünyada güç merkezleri yer değiştirmekteydi. XIX. yüzyıl ise buhar yüzyılıydı. Gemicilik açısından da gemiler altın çağını yaşıyorlardı. Yani materyaller değişiyor, teknoloji değişiyor, kısacası dünya değişiyor ve dolayısıyla insanın niteliği değişiyor ve aynı zamanda nitelikli insan ihtiyacı da değişiyordu. Bununla birlikte Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773) da Padişahların özel ilgisine mazhar olacak bir ilgiyle gittikçe gelişiyordu. Çağın getirdiği teknoloji ile birlikte sistematik bir yönetim sistemi ve kurumsallaşmanın başarılabilmesi ast komuta kademelerinde subaya yardımcı olarak görevler icra edebilecek bir personel tanımlanmasına ve istihdamına da ihtiyaç gösteriyordu.
Bu ihtiyacı gidermek maksadıyla, Büyük Amiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın Bahriye Nazırı olduğu sırada, 5 Şubat 1890 tarih ve 17 sayılı Ceride-i Bahriye’de yayınlanan bir emirle donanmanın önemli hizmetlerinden olan güvertede; topçuluk, işaretçilik, serdümenlik ve porsun, sanayi ve makinede; kalafatçı, marangoz, burgucu ve ateşçi dallarında sanatkâr yetiştirmek üzere Gedikli sınıfının kurulması kararlaştırılmıştır. İstanbul halkından güverte sınıfına girmek için istekli olan100 kişi sonraki yıllarda da 55 kişi alınmıştır. Bunların gemi mevcutlarından indirilmesi ve makine için her yıl, sanayi ve İmal-i Bahriye Sıbyan Taburlarından 20 kişi ayrılması, bundan sonra gemide bu gibi işler için o günkü tabiriyle başı bozuk (sivil işçi) görevlendirilmesinin yasaklanması kararlaştırılmış ve bu amaçla Şûray-ı Bahriyece hazırlanan nizamname 20 Mart 1306 (3 Nisan 1890) tarih ve 21 sayılı Ceride-i Bahriyede yayınlanarak 15 Nisan 1890 yılından itibaren Deniz Gedikli Sınıfı resmen kurulmuştur.
Bu nizamname (talimatname);
Gedikli olarak yetişecek erat’ın (erbaş/er) nitelikleri ve bu sınıfa kabul koşulları,
Gedikli sınıfının gezen gemilerde dağıtım ve eğitim koşulları,
Gediklilerin yapılacak sınavlara ve branşlara ayrılmalarına ilişkin koşullar,
Erat’ın Gedikli sınıfına nakli,
Sınavlarda başarı gösteremeyen Gedikliler hakkında yapılacak işlemler,
Gediklilerin emekli işlemleri ve aylıkları,
Maaş, ödenekler ve kıyafetler,
Ders ve sınav çizelgeleri, olmak üzere dokuz bölümden oluşmuştur.
İlk gedikli sınıfı 15 Haziran 1890 tarihinde, Selimiye top eğitim gemisinde öğrenime başlamış olup okutulan dersler; hesap (4 işlem), iyi yazma, imla ve okumadan ibarettir. Öğrencilere ayrıca branda bağlama-açma, gemilerin kısımları, direk, seren, civadra, yelkenler, sabit arma ve selviçeler, makara ve tornaların adları, bağların çeşitleri, top, kundak ve ayrıntıları, ateşli silahların kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma, kürek talimleri yapılmıştır.

Günümüzden bakıldığında basitmiş görülen ve konuyu tam olarak bilmeyenler bu müfredatı küçümseyip basit bulsalar da mühendishane dahi rüştiye ve idadiler açılıncaya kadar eğitim ve öğretime ilk seviyelerden başlamıştır. O tarihte ülke insanının okuma yazma oranlarını da hatırlatarak objektif ve gerçekçi olarak bakıldığında 7 asır hiçbir eğitim kurumu açmamış ve kurumsallaşmamış bir donanma ve devlet, deniz okullarının açılması ile ilk defa devletin kurtuluş ve yenileşme umutları haline gelmiştir. Daha sonraları özellikle Deniz Harp Okulu, öğle yemekleri sarayda bizzat padişah tarafından kontrol edilen (geleneğimizdeki numune çıkarma), iki şehzadenin kayıt olup eğitim gördüğü, yenilikçi, modern ve düşünebilen insanların yetiştiği ülkenin en kaliteli ve prestijli okulu haline gelmiştir. Daha sonra bu okulun ilerlemesinin durdurulması için İngiliz Hobart Paşa başta olmak üzere, Henry Felix Woods ile diğer İngiliz amiral ve danışmanların II. Abdülhamid’e hangi telkinleri yaptıkları ve onun da bu telkinleri nasıl bir yasaklar zincirine dönüştürdüğü ayrı bir değerlendirme konusudur. Kişisel düşünceme göre yakın geçmişimizde Deniz Kuvvetlerimiz ve onun seçkin personeline yönelik kumpaslar ve müdahaleler sadece bugünün meselesi değil, çok önceleri açılmış ama hala kapatılmamış hesapların devamı olduğu kanısında olduğumu da burada vurgulamak isterim. Neyse bu konudaki hükmü yine tarihe bırakıp biz konumuza kaldığımız yerden devam edelim. Bu bakımdan gedikli sınıfının da eğitim ve öğretim programları, o dönemin şartları içinde-diğer deniz okulları gibi- hiç te küçümsenmeyecek programlardır. 23 Temmuz 1908 II. Meşruiyetin ilanından sonra her alanda olduğu gibi, donanmada (Deniz Kuvvetleri) da yenilikler yapılması düşünülmüş ve kuvvetin yeniden teşkilatlandırılmasına girişilmiştir.
Eğitim alanında incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gönderilen Mk.Kd.Yzb.İbrahim Aşki Bey, 1909 yılında Tedrisat-ı Bahriye Müdürlüğüne getirilmiş ve verdiği rapor üzerine “Süfen-i Hümayun’ da Gedikli Sınıfının Teşkiliyle Usul-i Terfi ve Terakkileri Hakkında Kanun” 14 Temmuz 1913 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu kanun hükümlerine göre; donanma gemilerinden terhis edilecek erlerden gerekli niteliklerde bulunanlar Gedikli namzeti olarak kabul edilecek, bunlar iki yıl hizmet ettikten sonra yapılacak sınavda başarı gösterirlerse ve beş yıl hizmet ederlerse üçüncü sınıf gedikli olacaklardı. Bu rütbede beş yılı bitirenler ve sınavlarda başarı gösterenler tekrar beş yıl hizmet yüklenmek suretiyle ikinci sınıf Gedikli olacaklar ve aynı şartlarda birinci sınıf Gedikliliğe yükseleceklerdi. Bu süreç içinde Balkan Savaşı’ndan çok kısa bir süre önce 508 güverte yüzbaşının 34’ü, 734 makine yüzbaşının 82’si, 533 güverte üsteğmenin 36’sı Gedikli sınıfından nakledilmişti.
Bir yıllık uygulamadan alınan sonuçlara göre bu kanun yeniden düzenlenmiş, 20 Nisan 1914’te hükümetçe kabul edilmiş ve padişahın onayından geçen Bahriye Efrad ve Küçük Zabitaniye Gedikli Zabitanı Kanunu ile Gedikli sınıfı daha sağlam ve rasyonel esaslara bağlanmıştır.
Bu kanun hükümlerine göre genel olarak deniz eratı, güverte ve makine adlarıyla iki sınıfa ve her sınıfa ve her sınıfın gereği kadar uzmanlık şubelerine ayrılmıştı ve rütbeler şöyleydi:


⦁ Neferat (erat)
⦁ Küçük Zabiatan (erbaş) (onbaşı, çavuş, başçavuş, Gedikli namzeti)
⦁ Gedikli Zabitan (üçüncü sınıf, ikinci sınıf, birinci sınıf gedikliler)
Gedikli adayları, özel elbise giyip başçavuş rütbe alameti ile sınıf işaretini sırma olarak kollarına dikeceklerdi. Üç, iki ve birinci sınıf Gedikli Zabitleri ise subaylara özel ceket ve nevresimlerinin kollarına, beyaz elbisede ispalet olarak omuzlarına rütbe takacaklardı. Yalnız topçu, torpidocu, gemici ve işaretçi Gediklileri harp sınıfı olarak emir ve komuta deruhte edebilecek, diğer sınıflar yönetimde güverteye tabi olacaklardı.
Gedikli adayları asker mangasında özel bir yerde ayrıca yemek yiyip, branda asarlar, 1-3. Sınıf Gedikliler için ranzaları bulunan bir yer ayrılır ve bunlara özel bir salon, lokantacı ve müşterek aşçı verilirdi.
Deniz Gedikli Sınıfı için daha geçerli bir kaynak olmak üzere, önce 30 Aralık 1915 tarihli Makine çırakları Nizamnamesi ile bir Makine Gedikli Okulu kurulmuş, Tir-i Müjgan fabrika gemisi, okul ve eğitim gemisi olarak ayrılmış, bir süre sonra Tir-i Müjgan nakliyat hizmetlerine verilmiş ve yerini Muini Zafer Korveti almıştır.

Bunu 3 Şubat 1916 tarihli, Gemici çırakları Nizamnamesi ile İclâliye gemisinde kurulan Güverte Gedikli Zabit Okulu izlemiş ve her iki okuldan mezun olanlar, fiili askerlik görevini yaptıktan sonra, Gedikli adayı nasb edilerek haklarında yukarıda arz ettiğim kanun hükümleri uygulanmıştır.
Daha sonra mızıka dersleri verilmek üzere Mızıka Çırak Mektebi namıyla bir okul açıldığı ve bu okulun 5 öğrenci ile 14 Aralık 1916 tarihinde derslere başladığı da kaynaklarda yer almaktadır. Mızıka Çırak Okulu bir süre sonra, önce Heybeliada daki Çarkçı Mektebine (Deniz Lisesi Karargâhı- Eski demek içimden gelmiyor ve bir gün mutlaka açılacağına inanıyorum) daha sonra da Çam Limanında sanatoryum olan binaya nakledilmiştir. 1920 yılında binanın asıl sahibi olan Sağlık Bakanlığı’na devri üzerine okul, Kasımpaşa da Gazi Hasan Paşa Kışlasının arkasındaki binada eğitim-öğretime devam etmiş ve nihayet 1926 yılında kapanmıştır. (Ancak bu branş daha sonra tekrar açılmış ve Deniz Asb. Hzl. Okulunda öğrenci yetiştirmiştir).
Bahriye Efrad ve Küçük Zabitaniye Gedikli Zabitanı Kanunu ile Gedikli Kanunu, Gedikli sınıfının statüsünü bir esasa bağlamak suretiyle Deniz Kuvvetlerimiz için son derece faydalı personelin yetişmesine olanak sağlamış, I. Dünya Savaşı’nın içinde Gedikli Subaylardan önemli bir kısmı Almanya ya gönderilerek mesleklerinde uzmanlıkları geliştirilmiştir.

Okullarımızın I. Dünya savaşı, işgal ve millî mücadele yılları ile ilgili bilgilere Deniz Kartalı Gazetesinde, Köprüüstü Müsaade köşemdeki 6 Ekim 2022 tarihli “İŞGALDEN KURTULUŞA İSTANBUL VE AH O DENİZCİLER” başlıklı yazımda yer verdiğimden mükerrer olmaması için bu yazımda tekrarlamıyorum. (Arzu eden okuyucularımız oradan inceleyebilirler.)

GELİŞME

9 Nisan 1927 tarih ve 1001 sayılı kanunla, Gedikli Küçük Zabitliğe ana kaynak olarak Gedikli Küçük Zabit Hazırlama Mektepleri’nin kurulmasıyla Deniz Kuvvetleri’nin Güverte ve Makine Çırak Okulları kaldırılmış, bu okullara kanunda yazılı niteliklere haiz ve 15 yaşından küçük olmayan İlkokul mezunları, Gedikli Küçük Zabit olduktan sonra 6 yıl hizmeti yüklenmek suretiyle alınarak, Gedikli Küçük Zabit yetiştirilmiştir. Bu hamle genç cumhuriyetin içinde bulunduğu bütün yokluk ve zorluklara rağmen modern ve çağdaş astsubay yetiştirme hedefinin çok önemli bir adımıdır.
Cumhuriyetin ilanı ile ilk önce Güverte, Makine, Mızıka, Gençler mektebi adını alan Gedikli Mektebi, daha sonra, Güverte, Makine, Gedikli Zabit Namzet Mektebi, sonra da Gedikli Zabit Mektebi olmuş ve önce telsiz kursu binasında sonrada eski Haddehane binasında eğitim-öğretim yapmıştır.
Okul çeşitli zamanlarda Turgut Reis zırhlısında ve Deniz Hastanesinde eğitim vermiştir. Deniz Hastanesinden sonra, Güverte Çırak Okulu, Turgut Reis zırhlısına nakledilerek Gölcük’e Makine Çırak Okulu da Hasköy de bir binaya taşınmıştır.
Turgut Reis zırhlısının okul için elverişli olmaması ve Gölcük mevkiinin uygun görülmemesi nedeniyle okul 1933 yılında, Divanhane denilen bugünkü (eski) Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na taşınmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında 27 Nisan 1941 tarihinde alınan kararla,
Harp Akademisi Ankara’ya,
Harp Okulu, Deniz Lisesi ve Gedikli Okulu Mersin’e,
Talim Okulu İskenderun’a taşınmıştır.
Okulların, bu tarzda İstanbul’dan uzaklaştırılması emniyetli olmakla birlikte İstanbul ve Karadeniz çocuklarının Mersin’ deki okula gitmeyi arzu etmemelerinden dolayı, Deniz Kuvvetleri bir süre için nitelikli subay ve astsubay adayı bulamamıştır. Zira Mersin’de okul haline getirilen tesisler çocukların okumasına hiç de uygun bulunmamaktaydı.
Her iki hal moral bozukluğu meydana getirdiği için Deniz Kuvvetleri okulları tekrar İstanbul’a nakledecek imkanlar aradı. Sonunda 1945 yılında bütün okullar İstanbul’daki binalarına getirilerek Gedikli Zabit Okulu da 1946 –1952 yılları arasında eski binasında eğitim ve öğretime devam etmiştir.

 

BEYLERBEYİ

Günden güne gelişen okula bulunduğu bina artık yeterli gelmediğinden, Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki saraya ait binalara tadilat ve eklemeler yapılmış ve bu binalar okula tahsis edilmiştir. 1952-1953 eğitim-öğretim yılı derslerine 1 Ekim 1952 tarihinden itibaren Beylerbeyinde başlanmıştır. Ayrıca günün şartlarına uygun olarak Beylerbeyindeki okula ortaokul mezunları alınmaya başlanmış okul Lise seviyesinde eğitim vermeye başlamıştır. Bilineceği üzere 1951 tarihinde TBMM ye verilen bir kanun teklifi ile Gedikli statüsünün yerine astsubay sınıfı ve statüsü idare hukukuna uygun olarak uygulamaya konulmuştur.

Astsubay statüsü 27 Temmuz 1967 tarih ve 926 sayılı TSK Personel Kanunu’na göre son şeklini almış olmakla birlikte, 1971-1972 eğitim-öğretim yılında okulun adı Deniz Astsubay Hazırlama Okulu adını ve öğrenci kıyafetleri de bugünkü halini almıştır.
Ancak, çağın gelişen ve değişen şartlarına uygun, nitelikli, çağdaş, Atatürkçü, denizcilik kültürü ve terbiyesi almış, rüşt çağından itibaren sevgi ve saygıya dayalı disiplini içselleştirmiş, üniformasını kendinden bile sakınan ve açık olduğu dönem itibarıyla öğrenci ve öğretmen kalitesiyle İstanbul’un en seçkin ve güzide okullarından biri olan ve Deniz Astsubay Sınıf Okulu’nun ana kaynağını teşkil eden ve binlerce deniz astsubayını yetiştiren bu okul “ Genelkurmay Başkanlığı’nın 03 Ocak 2001 tarihli, Astsubay Meslek Yüksek Okullarının Kurulması Direktifi” gereğince 3 Temmuz 2003 tarihinde icra edilen son diploma töreninden sonra maalesef ve bence; son derece hatalı, yanlış, akla ve vicdana uymayan bir kararla kapatılmıştır.

AKIL

Beylerbeyi Deniz Astsubay Hazırlama Okulu’nu anlatan, “1890’dan 2003’e 113 Yıllık Şanlı Geçmişin Tarihçesi” isimli kitapta, yayın kurulu kapanma gerekçesini şöyle özetlemiştir: “Nostaljik açıdan yaklaşıldığında, Deniz Astsubay Hazırlama Okulu’nun, bu kutsal ocağın, 2003 yılından itibaren kapanacak olması içimizde derin bir burukluk yaratmaktadır. Ancak, ön lisans düzeyindeki Deniz Astsubay Meslek Yüksekokulu’nun açılması ve Deniz Kuvvetleri’nin bu yöndeki ihtiyaçları, içinde bulunduğumuz bilgi çağının bir gereği olarak görülmeli ve kabul edilmelidir.” Bu ifadeyi yazanlar, yazdıklarına gerçekten inanmışlar mıdır yoksa konjonktür gereği veya askerliğin hepimizin bildiği o yozlaştırılmış tarafı gereği midir bilemiyorum ama bırakın aidiyet duygumu veya okula olan sevgimi, akıl ve bilimsellikle zerre kadar uyuşmayan bu ifadeye katılmadığım gibi, saygı da duymuyorum. Zira her şeyden önce bu kararda uzun vadeli bir kamu yararı olduğunu da düşünmüyorum.
Yukarıda uzun uzun arz etmeye çalıştığım üzere- ki konuyu daha iyi anlatabilmek için özellikle yapmak zorundaydım-Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, 1890 yılında çağdaş bir donanma hedefine ulaşmanın bir parçası ve bu hedefin neredeyse devletin kurtuluşu ile eşit sayıldığı bir dönemde açılan, o yoklukta, bir kurtuluş savaşı, iki dünya savaşı yaşamış, padişahlıktan cumhuriyete geçiş gibi radikal bir değişiklikte bile, neredeyse 10 kere taşınarak ve aynı zamanda 1952 yılına kadar kendisine ait bir binası bile olmayan ve uzunca bir süre dönemin gemilerinde eğitim-öğretimini sürdüren ve ihtilallerde bile, İstanbul’un ilk asma köprüsü yapılırken bile, 70 sente muhtaç olduğumuz dönemde bile, bile, bile… kapanmayan okul Altınova Yalova’daki sınıf okulu bir yıldan iki yıla çıkarılacak diye kapatılmıştır.

Bir okul ön lisans seviyesine çıkarılacak diye o okula son derece seçkin ve her yönden iyi yetişmiş deniz astsubay adayları yetiştiren askerî bir lise niye kapatılsın ki? O zaman lisans seviyesinde köklü dört yıllık harp okullarımız var diye bütün askeri liselerin astsubay hazırlama okullarından daha önce kapatılması gerekmez miydi? Bu nasıl bir mantık? Böyle bir düşünce tarzı olabilir mi?
Bilgi çağında söz sahibi olmak istiyorsan, okul mu kapatılır yoksa okul mu açılır ya da mevcut eğitim kurumları geliştirilir ve çağa uygun hale mi getirilir? O yıllar ve müteakip yıllarda Türkiye de yüzlerce ……. liseleri açılırken ve liseler dört yıla çıkarılırken ülkenin yegâne Deniz Astsubay Hazırlama Okulu mu Türk Silahlı Kuvvetlerinin bilgi çağına erişmesini engelledi.

Yine bahse konu kitapta ifade edildiği gibi, Deniz Astsubay Hazırlama Okulu kapatılınca Deniz Kuvvetleri’nin ihtiyaçları karşılandı mı? Okul kapatınca ihtiyaçlar giderilebiliyor mu?

Nostaljik açıdan yaklaşmak ne demek? Tarihi eser mi bu yoksa tarihi ve aynı zamanda stratejik bir değer mi? Kaldı ki gerek bizim askerî ve denizcilik kültürümüzde gerekse geleneği olan devlet ve ordularda aidiyet duygusu istenen, arzu edilen ve teşvik edilen bir durumdur. Nostaljik yaklaşmak ne demek, gemisi hurdaya çıktığında bile bayrak indirme töreninde ağlayan insanlarız biz. Aidiyet duygusu, gemi sevgisi veya okul sevgisi nostaljik bir yaklaşma dan mı ibarettir?

Donanmayı Haliç’e kapatan Abdülhamit Han dahil olmak üzere yenilikçi hiçbir padişah okul kapatmamış tersine okullar açmıştır. Bilmiyorum daha başka bir şey söylemeye gerek var mı?

DÜŞÜNCE

Bu satırları öncelikle ülkesini seven bir yurttaş, daha sonra da 1979 yılında ortalık sağcı, solcu, akıncı, cemaatçi bilmem ne kaynarken, 14 yaşında Deniz Astsubay Hazırlama Okulu’nun uhdesinde yapılan ve 33000 kişinin katıldığı yazılı sınavı geçerek seçilen 220 kişi arasına zar zor girmiş, 4 yılı askerî öğrencilik olmak üzere 12 yıl astsubaylık, 25 yıl subaylık yapmış ve Deniz Harp Akademisinde Komutanlık ve Karargâh subaylığı eğitimi alma şansını da elde etmiş, yüzer ve kıyı birliklerinin dışında Deniz Astsubay Meslek Okulunda öğretmenlik ve idarecilik yapmış ve muvazzaflık hizmeti ve sorumluluğunu menfur darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan personel ihtiyacının karşılanması maksadıyla, MSÜ dışında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı emrinde açılan Deniz Astsubay Yetiştirme Okul Komutanı olarak tamamlayan ve 41 yıl üniformasını ilk günkü heyecan ve sevgiyle (bugün hala öyledir) taşımış bir insan olarak yazdım. Bana bütün bu ruh halini, Yurt ve Atatürk sevgisini, akılcı disiplini, arkadaşlığı, kardeşliği, aklı ve bilimi kullanmayı, dayanıklı olmayı, gerçek sevgi ve saygıyı, cesur olmayı, nezaketli olmayı, inandığını cesaretle ama uygun üslupla ifade etmeyi, dik durmayı, analitik düşünmeyi, denizciliği, centilmenliği, beyaz elbise taşımayı, çift mendil kullanmayı, bir kızın elini nerede tutup tutmayacağımı, asaleti, dik durmayı, sorumluluğum altındaki personelim, materyal yani vazifemle ilgili olarak benim haberim yok dememeyi, bilmiyorum yerine öğreneceğim demeyi, başıma silah dayasalar bile demokratik ve laik cumhuriyeti savunmayı ve daha sayamayacağım birçok yetenek ve niteliği öğreten okuldur Deniz Astsubay Hazırlama Okulu. Okul kapatmak bir ekolü yok etmektir. Onlarca belki yüzlerce neslin kültürünü yok etmek, bağlarını koparmaktır. Okul kapatmak öyle bir şeydir ki adeta bir soy kırımın kansız versiyonudur. Şimdi o güzide okulun yerine yapılan sosyal tesiste kim ne içiyorsa afiyet olsun. Komutanlık binası da Kıyı Emniyete verilmiş, o da çok büyük ve ivedi bir ihtiyacı gidermiş, onlara da hayırlı olsun. Ne okulmuş ki kapatılması ile birlikte ne çok ihtiyaç gidermiş.

Bu kez affınıza sığınarak biraz uzattığım yazıma son vermeden önce; Zabit ve Kumandanla Hasbihalden ebedi ve gerçek tek başkomutanımdan bir alıntı paylaşmak istiyorum: “Olağanüstü ve ansızın ortaya çıkan durumlarda ilk temas eden, bir kıtanın en üst komutanı değildir. Büyük küçük her birliğin içinde, her subay ve her astsubay ve hatta er, hareketinin şekline dair, üstünden hiçbir emir ve hiçbir fikir almadığı durumlarla karşılaşabilir. İşte bu nedenledir ki gerek komutanların ve gerek erlerin bizzat düşünce üreterek kendiliklerinden iş görebilme becerisiyle yetiştirilmiş olduklarından ikna olmadan, bir askerî kıtanın, bir ordunun güvenilir ve destek verebilir bir güç olarak tanınması gaflettir, dalalettir.”

VEFA

Bu duygu ve düşüncelerle; Deniz Astsubay Hazırlama Okulumuz ve Deniz Lisemizin en kısa zamanda açılmasını, içinde bulunulan çağı gerçekten yakalamak istiyorsak Deniz Astsubay Yüksek Okulu’nun (özellikle meslek yüksek okulu yazmadım çünkü orada sanayiye kaportacı değil, subay yardımcısı yetiştiriyoruz) eğitim-öğretim süresinin 4 yıla, Harp Okulumuzun eğitim-öğretim süresinin 6 yıla (Okul demek illa sınıfta oturmak demek değildir, tıp fakülteleri sistemi düşünülebilir), çıkarılmasını diliyor, beni ve arkadaşlarımı yetiştiren okuldaki sınıf amirlerime, sınıf astsubaylarıma, öğretmenlerime ve aynı zamanda üstlerime, komutanlarıma, idarecilerime, sınıf arkadaşlarıma, ara sıra bize kızsalar da, kız arkadaşlarımızın yanında bize elleriyle selam verip onore eden üst sınıflarımıza, yine arada sırada fırçaladığım, dede olsalar bile gözümde hala hiç büyümeyen sevgili kardeşlerim alt sınıflarıma, bize yemek yapan aşçılarımıza, saçlarımızı zevkle kesen kasp pardon berberlerimize, garsonlarımıza kısacası emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyor, ebediyete irtihal etmiş olanları rahmetle anıyor, hayatta olanları saygı ve sevgiyle selamlıyorum.


Bu yazıda kullandığım kişi resimleri şahsıma veya kendisine inandığım kişilere ait olup, bina ve materyal resimleri açık kaynaklardan alınmıştır. Herhangi bir hukuki sorun olmaması ve beni (bizi) yetiştirenlerin ne yetiştirdiklerini bilmesi (en doğal haklarıdır), bilmeyenlerin ise o okuldan ne (neler) yetiştiğini görmesi ve anlaması için seçilmiş ve kullanılmış resimler olup, yazımdaki düşüncelerim, beni yetiştirenlere, yediğim ekmeğe, içtiğim suya ve baktığım aynaya namus ve vefa borcumdur. Hepsinden “haberim vardır” ve sorumluluğu bana aittir.
Bu vesile ile 17 Kasım Deniz Astsubay Hazırlama ve Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulumuzun 132’inci kuruluş yıl dönümü, 18 Kasım Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulumuzun 249’uncu kuruluş yıldönümleri kutlu olsun.

Saygılarımla

Köprüüstü müsaade.

Mümin KIR
(E) Deniz Albay

Kaynak: DENIZKARTALI Haber Portalı – https://denizkartali.com/zabit-ve-kumandan-ile-hasbihal-ve-askeri-okullar.html

 

 

K A Y N A K ÇA:
Atatürk, Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandan ile hasbihal,Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, Ankara,1956.
Corbett S. Julian, Deniz Stratejisinin Prensipleri, Çev. Büyükonat Tunçer. A, Doruk Yaymcılık, Ankara,2010,s,15-17
Türk Denizcilik Tarihi, Cilt II, Çeşme Deniz Savaşı ve Sonuçları, İşipek A.Rıza, İstanbul,2009,s.58-59.
Mavi Vatan Akademi, https://www.youtube.com/watch?v=q-CCd3U8Be4
Akkaya Erdal, Türk Ordusundaki Stratejik ve Doktriner Değişiklikler, (1923-1960) Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü,Ankara 2006,s.22.

Gülcü, Nursel,19’ncu yüzyıldz askerî okullar ve askerî eğitim sistemi, Akdeniz Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.
1890’dan2003’e 113 Yıllık Tarihin Şanlı Geçmiş, Deniz Astsubay Hazırlama Okulu Komutanlığı, Kapanış Özel Sayısı, s.21-32.
Çoker, Fahri, Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler, Deniz Kuvvetlerinde Astsubay Sınıfının Gelişimine Toplu Bir Bakış, Ankara, 1994, s.66.