Korkma, sönmez

İlkokula başladığımızda İstiklal Marşına her çocuk gibi kendi aramızda ‘’Korkma, Sönmez’’ derdik. 50 yıl sonra yaşadığımız şu karanlık günlerde bu iki kavrama ne kadar ihtiyaç duyacağımızı çocuk aklımızla bilemezdik. Ancak kaderin derin gücü sanki 1964 yılında bizi yarım asır sonra karşılaşacağımız konjonktüre hazırlıyormuş. 

CUMHURİYETE TOPLU SALDIRI

Öyle bir duruma geldik ki, artık Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmek, cumhuriyet ve temellerini yıkmak siyasi ikbal; Devlet üzerinden yolsuzluk, usulsüzlük ve nepotizm ile zenginleşmek kazanılmış hak; Atatürk’e hakaret liyakat, bir yandan gardırop Atatürkçülüğü yapıp, diğer yandan açıkça Atatürk’ün tüm değer ve ilkelerine saldırmak kasaba kurnazlığı; PKK bölücülüğü, laiklik düşmanlığı ve FETÖ yıkıcılığını savunmak ileri demokrasi oldu. Böylesine rezil bir dönem yaşanıyor.  Bu seçim döneminde Atatürk’ün kendi aklı ve emekleriyle kurduğu, özü asil Türk kanı ve aklı ile taçlanan zafer ve başarıların sahibi hemen her siyasi kurum ona ihanet ediyor. Marşlardan adı çıkarılıyor. Ona küfredenler vekil yapılıyor. 

Anayasamızın kökünden değiştirmek, ülkeyi emperyalist çıkarlar paralelinde parçalamak ve orta çağın karanlık yobazlığına geri götürmek isteyenler, siyasi hedeflerine erişmek için zamanında terörü kullanan ve bugün de kullanmaktan çekinmeyecekler oy yarışı uğruna ödüllendiriliyor. 

YENİ NORMALİN ANORMALLİKLERİ

Cumhuriyet intihar etmiyor, öldürülüyor. Adeta bağımsızlıktan, ülkesel bütünlükten, demokrasinin temel sütunu ve olmaza olmazı laiklikten uzaklaşmak; başı dik yaşamaktan vaz geçmek, çökmekte olan neoliberal ekonominin kalesi ABD ve Anglosakson dünyanın gönüllü sömürgesi; Soğuk Savaşın kenar kuşak jeopolitiğinin gönüllü ucuz kanı olmak; Atalarımızdan miras muhteşem coğrafyamızı kendi çıkarlarımız için değil, büyük NATO aşkı ve tutkulu bağlarla batılı güçlerin emrine sunmak; Mavi Vatandan, Kıbrıs’tan vaz geçmek artık yeni normal. 1980 sonrası komünizmle mücadelenin, karacı yüksek komuta heyetinin onayı ile Amerikan Yeşil Kuşak stratejisine evirilerek devleti iktidarı ve muhalefeti ile son 40 yılda din istismarcılarına ve Atlantikçi sözde Atatürkçülere emanet etmenin sonucu: Cumhuriyeti hem Atatürk’ün kurumları hem de düşmanlarıyla yıkmak. Bu yazdıklarımın somut göstergelerini görmek isteyenler için 14 Mayıs 2023 Milletvekili Seçimlerinde vekil aday listelerine bakmak yeter. İktidar ve ana muhalefetin vekil listelerinde anayasal bütünlüğümüzü, cumhuriyeti, laikliği ve bağımsızlığımızı fütursuzca hedef alanlar var.  FETÖ kumpaslarında, yani milli orduya ve milli kurumlara yabancı istihbarat ajansları adına kumpas kuran militan siyasetçiler var. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne ve üniter, ulus devlet kimliğine en büyük tehdit teşkil eden PKK ile doğrudan ilişki içinde olan, siyasiler var. Hepsi Türk vatandaşı. (Çoğunun ayrılıkçı söylemi ile Türkiyeli.) İçlerinde bir kısmı önemli illerde birinci sıradan vekil adayı yapılmış, 100’e yakın katıksız cumhuriyet düşmanı var. Atatürk düşmanlığını söylemeye gerek yok. Cumhuriyete ve Atatürk’e bağlı vatandaşlar denize düştüklerinde kendilerine atılacak can simidinin gerçek olmadığını görmenin dehşeti ile ümitsizce çırpınıyor. Cumhuriyet tarihi böyle bir ihaneti ne gördü ne yaşadı. 

ÖLÜM VEYA KANSER TERCİHİ

Seçim sürecinde Atatürk’ü ve cumhuriyeti içten savunan kitleler ölüm ve kanser arasında tercihe zorlanıyorlar. Sizi ölümden kurtarırız ama kansere razı olacaksınız. Kanser sonrası ölüm gelirse ne olacak? Emperyalizm her alanda gerilerken, Amerikan hegemonyası büyük bir hızla çökerken gerek iktidar gerekse muhalefetin gerileyen hegemonyaya ve 100 yıl önceki mandacı ve saraycı kafaya teslim olduğunu görmekteyiz. Vekil listelerindeki isimlerden bunu anlamak mümkün. Seçilen isimler tarikatları, FETÖ dahil cemaatleri, PKK’ya ve bölücülüğe destek veren aşiretleri, domuz bağı ile yüzden fazla insanı katleden terör örgütü bağlantılı siyasi partileri, Amerikan istihbarat ajanslarının tedrisatından geçmiş ve Türkiye’ye iliştirilmiş gazetecileri, siyasetçileri, Mondros döneminden daha mandacı Amerikan ve İngiliz hayranı diplomatları kapsıyor. Yolsuzluğa, usulsüzlüğe ve ahlaksızlığa bulaşmış olanları saymıyorum. Onlar jeopolitik çöküş için değil, ahlaki çöküş için kullanılacaklar. 

YIKMA VE BÖLME YARIŞI

2023 seçimlerinde gerek iktidar gerekse ana muhalefetten anayasanın değiştirilemez maddelerini savunan yok. Mecliste grubu olan iktidar ve muhalefet partileri içinde Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunan yok. Her iki taraf da anayasayı değiştireceğiz diyor. Her iki taraf da laiklik düşmanı orta çağ karanlığının temsilcileri tarikat ve cemaatler ile özerklik şartını savunan, PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen bölücü unsurlara kucak açmada yarışıyor. Her iki taraf da dolaylı ve doğrudan 15 Temmuz FETÖ Darbe girişimi nedeniyle Gazi Meclis olarak anılan Meclise FETÖ artıklarını ve destekçilerini doldurmak için yarışıyor. FETÖ’nün Adalet Bakanı, FETÖ’nün gazetecisi, FETÖ’nün siyasetçisi hepsi Gazi Meclise girmeleri için ön sıralara yerleştiriliyor. Atatürk’ün kurduğu parti, 9 Eylül 1922’de Türk ulusuna en büyük zaferi armağan ettiği Güzel İzmir’de birinci sıradan CIA’nın kurduğu ve fonladığı Taraf paçavrasında yazar olan birini vekil yapmak isterken, İktidar partisi Kemalizm’i Irkçılıkla suçlayan ancak FETÖ’ye övgüler dizen bir kişiyi birinci sıradan vekil adayı gösterebiliyor. Bu örnekler dahi Türkiye’nin ve cumhuriyetin düşürüldüğü acıklı durumu ortaya koyuyor. Henri Barkey ve CIA aday listesi düzenlese bu kadar başarılı olamazdı. Gerçekte seçimlerde Türkiye’yi, Atatürk’ü ve cumhuriyeti yok etmek isteyenlerin karşılıklı mücadelesini görüyoruz. Bir taraf din üzerinden diğeri etnik ayrımcılık üzerinden Kemalist omurgaya saldırıyor. Hedef aynı. İsimler ve yöntemler farklı. İktidar FETÖ’nün üst düzey siyasi omurgasına dokunmuyor, onları danışman, vekil adayı, genel müdür, büyükelçi veya üst düzey bürokrat yapıyor. Ana Muhalefetin iş birliği yaptığı partilerin hemen hepsi ya iktidardaki partinin asli kurucularından ya eski FETÖ ya da PKK bölücülüğü ile iltisaklı bir kimyaya sahip. Gerek iktidar gerekse muhalefet ABD’ye ve AB’ye şirin gözükmekte ve şimdiden verilen vaat ve tavizlere devam edileceğinin neredeyse garantisini verme telaşında. İktidar tarafından Güneydoğu Anadolu’da ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere bulaşan siyasi parti kapatılmıyor. Aldığı milyonlarca liralık seçim destek finansmanı geri istenmiyor. İktidar Cumhuriyet Donanmasının en büyük gemisinin törenine tarihimizin en büyük din temelli terör faaliyetlerine katılmış bir hareketin kurduğu etnik ve dini temelli parti liderini davet edebiliyor. Muhalefet Atatürk resminin ve altı ok ambleminin taşındığı seçim otobüsünde Kürtçe şarkılar eşliğinde bağıra bağıra propaganda yapıyor. Muhalefet ortakları ve kontrolündeki TV kanalları çekinmeden daha çok demokrasi adına Kürdistan’ı vatanımızın bir parçası olarak ayırımcı şekilde tarif edebiliyor, bölünmüş Türkiye haritaları yayınlıyor. Devletten maaş alan vekiller, resmen Amerikan BOP haritasındaki (Albay Ralph Peters’ın haritası) Kürdistan sınırlarını ilan edebiliyor. Doğu Akdeniz’de 2020 kışından bu yana yaprak kımıldamıyor. Muhalefetteki bazı eski dışişleri mensupları Mavi Vatan’ı genişlemeci görüyor ve Seville Haritasına şapka çıkarıyor. Kıbrıs’taki durum ise belirsiz. 19 yıl önce Annan Planına Yes be Annem dedirten  iktidar bugün iki devletli çözümü savunuyor görünüyor ancak adadaki gelişmeler aynı intibaı vermiyor. Muhalefetteki dışişleri mensupları yarın Annan Planı önlerine gelse onaya hazır durumdalar. İktidar ve muhalefet jeopolitik dengelerin değiştiğinden, büyük güç mücadelesinde Asya güçlerinin dengeyi alt üst ettiğinden, küresel güneyin oluştuğundan, BRICS devletlerinin dolardan uzaklaşmaya başladığından, yeni ve çok kutuplu dünyanın kurulduğundan bihaberler. Finlandiya’nın NATO üyeliğinin Meclisimizde firesiz, tam oy birliği içinde geçmesi; ya da Ege’de son aylarda rutin hava keşif/karakol uçuşlarımızın kesilmesi, Yunan Dışişleri Bakanı Dendias’ın 12 mil karasuyu ilanı hakkımız dediği günlerde, Gökçeada’yı ziyaret etme kararı vermesi dışişlerini veya Milli Savunma Bakanlığımızı rahatsız etmiyor. 

ÜLKEMİZİN YENİ BİR KURTULUŞ ZAFERİNE İHTİYACI VAR

Bu süreç tarihin durdurulamaz akışı ve yaratıcılığı ile mutlaka ortaya çıkacaktır. Bugün cumhuriyet yıkıcılarının, yani örgütlü cehalet ve sınırsız kötülükçüler ile yerli ve milli mandacılar karşısında örgütsüz ancak büyük bir kitle vardır. Bu kitlenin gücü potansiyel enerji düzeyindedir. Henüz kinetik enerjiye geçmemiştir. İhtiyaç icadı yaratır. İcatçılar da her zaman çıkar. Türkiye ve Atatürk 1980 sonrası ordusunu, 2002 sonrası Atatürk’ün kurduğu partiyi ihanetler süreci içinde kademe kademe kaybetti. Bugün cumhuriyet kimsesiz görünmektedir. Ancak değildir.  Atatürk’ün ifadesi ile bu ahval ve şeraitte muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kandır. Bu asil kan tüm yokluk ve hiçlik içinde İstanbul’un mandacı ve teslimiyetçi saray ve şürekâsının maddi ve manevi her türlü baskı ve engeline rağmen önce 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü Savaşında ve daha sonra 1 Nisan 1921’de İkinci İnönü Savaşında İngiliz vekili Yunan ordularını tepelemeyi başardı. Sadece Yunanı değil aynı zamanda Vahdettin’in Kuvayı İnzibatiyesini, Hilafet Ordusunu, İstanbul kontrolündeki alçak dinci ve etnik ayaklanmaları tepeledi. İşte Birinci İnönü Zaferi sonrası 12 Mart 1921’de kabul edilen İstiklal Marşının ilk mısraının gücü Anadolu’dan kovulmaya, Asya’nın steplerine sürülmeye çalışılan Türk’ün baş kaldırmasının, esir edilemeyeceğinin, köleleştirilemeyeceğinin haykırışıydı: ‘’Korkma, Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Alsancak.’’ Türk korkmayacağını ve ocağını söndürmeyeceğini Birinci İnönü Zaferinde ispat etmiş idi. Ardından İkinci İnönü Zaferi geldi. 1 Nisan 1921 tarihli telgrafında Atatürk Batı Cephesi Komutanı İnönü’ye ne diyordu: “Siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz. İstila altındaki topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor.”  

YIKICILARIN ASLİ GÜCÜ ANGLOSAKSON DÜNYA GERİLİYOR

Bugün Padişahın orduları, dinci örgütleri, kontrolündeki Atatürk ve cumhuriyet düşmanları metamorfoza uğramış şekilleriyle, gazeteleriyle, televizyonlarıyla, okullarıyla, trolleri ile galebe çaldıklarını düşünüyorlar. Ancak yanılıyorlar. Zira bu güçler kudretlerini Amerikan ve Anglosakson hakimiyetten alıyorlardı. 2002’de iktidar partisini iktidara taşıyan; Atatürk’ün kurduğu bugünün ana muhalefet partisini, parti liderinin 2010 yılında seks kaseti üzerinden şekillendiren ABD, CIA ve FETÖ ile işbirlikçileri açığa çıkmıştır. Bu seçimler ABD kontrolündeki ve dayatmasındaki son seçimdir. Çöken ABD paradigması birkaç yıl daha Türkiye’yi esir alabilir. Ancak bu sürdürülebilir değildir. Dünya hızla ABD ve Anglosakson hakimiyete meydan okumaktadır. Sadece geçen hafta yaşananlar bile büyük işaretler vermektedir. Fransa Cumhurbaşkanın ABD’ye meydan okuması; Meksika Devlet Başkanının ABD aleyhine açıklamaları, Avrupa Konseyi Başkanının ABD’den uzaklaşma ve Avrupa bağımsızlığı konusunda Macron’a yaklaştıklarını açıklaması baş döndürücü gelişmelerden bir kaçı. Bizim ne iktidar ne muhalefet bu gelişmeleri okuyabiliyor. 

HEM ATATÜRK DEYİP HEM ONA İHANET ETMEK

İktidar ve bilhassa muhalefet 15 Temmuz darbe girişimine, 2007-2014 arasında milli orduya kurulan kumpaslara rağmen 1952’de NATO’ya girdiğimiz kimyada devam ediyorlar. Muhalefetin FETÖ ve iltisaklılarını normalleştirme ve bunu Halil İbrahim Sofrasında buluşturma niyetine akıl sır erdirmek mümkün değil. Türk halkına ateş açmış, meclisi, polisi, orduyu bombalamış alçak bir CIA bağlantılı örgütü aklamayı anlamak akıl ve vicdan çerçevesinde mümkün değil. Hele bu argümanı iktidardan kurtulalım mantığında aramak olası değil. Bazıları ne diyor ‘’katlanmak gerekir’’. İşte buna biz akıl tutulması diyoruz. Ana muhalefete 2002’de ABD’ye yaranarak ve yalvararak iktidar olan iktidar grubunun 20 yıl önceki benzer taktiklerini uygulamak zorunda kalmalarını destekçileri neden sormuyor. Hem Atatürk deyip hem Atatürk’ü yok eden taktiklere ve stratejilere nasıl onay veriyorlar. Bu seçimlere ana muhalefet Atatürk’ü özünde ve sözünde benimseyerek giremez miydi? İhanetin pirim vermesi ancak omurgasız toplumlarda olur. İktidar Partisi zaten cumhuriyet ve Atatürk’ten hoşlanmıyor. Ana muhalefet partisi neden anti tez üretemez. O da hem Atatürk hem Cumhuriyetten nefret etmek zorunda mıdır? Bu parti sahip olduğu ortalama % 25’lik oy oranı ile cumhuriyetin sigorta teli idi. Bugün bu tel çürümüştür. İşlevsizdir. Emperyalizmin aracıdır. Dünya siyasi tarihinde hem iktidarın hem muhalefetin kurulu bir devleti yok etmek için seçime gittiği bir dönem olmamıştır. Türkler bunu da başarmıştır. 

EZELDEN BERİ HÜR YAŞAYANLAR

Hem iktidar hem muhalefet gerçek cumhuriyetçi ve Atatürkçüleri küçük görmüştür. Ancak onlar küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Sorun ne zaman ne şekilde ortaya çıkacaklarıdır. O küçük gördükleri grup halktır. Yolsuzluklara, partizanlığa bulaşmamış orta direk ve fakir kitlelerdir. Selçuklu ve Osmanlı saraylarının küçük gördüğü Türk’tür. Büyük ve asil marşımızın üçüncü kıtası hangi mısra ile başlıyor? ‘’Ben Ezelden beridir, Hür Yaşadım Hür Yaşarım.’’ İstiklal Marşı şiirimizin tamamını ilkokul dördüncü sınıfta ezberleyerek okumuştum. En çok etkilendiğim ve günlerce aklımı kurcalayan mısra buydu. Hür yaşamak. Çocuk aklımda bu kavramı bireysel düzeyde düşünerek baskı altında kalmadan özgür yaşamak olarak algılamıştım. İstediğimi yapabilmek ana fikirdi. Ancak bilgi ve görgüm arttıkça hür yaşamanın millet ve devlet çapında çok büyük bir kavram olduğunu anladım. Tarihimizi öğrendikçe, Atatürk’ü fikirleriyle daha yakından tanıdıkça ve siyasi bilincim oluştukça bu mısraın derin anlamını çözdüm. Hür olmak için devletin hür olması gerekirdi. Ancak hür devletlerin vatandaşları hür oluyordu. Hür olmak için emperyalist yani hegemon devletlerin kölesi olmaya direnmek gerekiyordu. Hür olmak için her türlü dinci ve ayrılıkçı baskıya direnmek gerekiyordu. Türklerin belki de en büyük özelliği asla köle olmamalarıydı. Her ne kadar tarihimizde gerek Selçuklu gerek Osmanlı saray yönetimleri Türklüğü aşağılamış, Türkçe kullanmayı yasaklamış olsa da devleti son tahlilde kurtaranlar her zaman Türkler oldu. Zenginlik azınlıklara bir hak iken, Türklere sadece asker ve çiftçi olmaları dayatıldı. Savaşlarda onlar can verdi. Atatürk bu gerçeği görerek cumhuriyetin asli unsuru olarak Türklüğü ancak ırki temelde değil, üst kimlik yani vatandaşlık bağlamında öne çıkardı. ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’’ dedi. Atatürk Türk’ü Çanakkale başta olmak üzere katıldığı tüm savaşlarda tanımıştı. Cumhuriyeti ona güvenerek kurdu. Onun özgürlük ruhunu tanıdı. Tarihi boyunca esir olmamış, yurdunu işgale uğratmamış, kendi kaderini kendi tayin eden Türk, Atatürk’ün en büyük güvencesiydi. Zira Anadolu Türk’ü Orta Asya’dan bu yana esir olmamıştı. 

BU TOPRAKLARDA TANRI KÖLE YARATMAZ

Mahmut Esat Bozkurt’un ‘’Atatürk İhtilali’’ isimli eserinde Hüseyin Hüsamettin’i kaynak göstererek naklettiği şu olay Türk’ün gerçek karakterini ortaya koyuyor. ‘’813 yılında 7. Abbasi Halifesi olan Me’mun bir gün sarayında şairleri toplamış. Hepsine milliyetleriyle övünmelerini emretmiş. Arap Şair, Hazreti Peygamber’in Arap olduğundan; Kur’an’ın Arap dili ile geldiğinden, Arap soyluluğundan söz etmiş. Acem şair kisraların saraylarından, acem ihtişam ve daratından dem vurmuş. Rum şair eski Yunanın sanat, mimari büyüklüğünü anlatmış. Sıra Türk şaire gelmiş. Me’mun sen de övün bakalım demiş. İsmi geçen şairler şaşkınlıkla bu da ne söyleyebilir ki, söyleyecek neyi var ki, gibi bir davranışla bizimkine bakmaya başlamışlar. Türk Şair demiş ki: benim doğduğum Türk illerinde gerçi ne Arab’ın ne Acem’in, ne de Yunan’ın övündüğü şeyler yoktur, fakat bu topraklarda Tanrı köle yaratmaz.’’ Şimdi ben soruyorum. Bu kadar köleyi, milli ve yerli mandacıyı, Atatürk düşmanını ve mankurtu Tanrı nasıl yarattı? Toplum nasıl yarattı? 

ASLA UMUTSUZ OLMAYA GEREK YOK

Bu gelişmeler son derece iyi. Herkes kimin ne olduğunu, neyi hedeflediğini açıkça görüyor. Dijital çağda hiçbir yalan gerçeğin karşısında galip gelemiyor. Yolsuzluk yapan, makam hırsızlığı yapan, halkı aldatan, Atatürk diyerek FETÖ ile işbirliği içinde olan, din istismarcılığı üzerinden siyasi güç ve servet edinen, askeriyede hak etmediği makam ve  rütbeleri liyakatsiz şekilde alan, akademi dünyasında ilmi kifayetsizliği ispat edildiği halde profesör olan, sözde Kürdistan’da kaçakçılık ve benzeri kanunsuz işlere bulaşan, bir jenerasyon içinde Türkiye’nin sayılı zenginleri arasına giren, doğayı ve kaynaklarımızı iktidarın gücünü kullanarak vahşi şekilde katleden, imar aflarıyla yüzbinleri depreme dayanıksız binalarda ölüme terk eden, hukuku siyasi gücün aracı olarak kullananlar, tarafsız kalması gereken devlet organlarını  siyasetin emrine verenler bilgi çağı ve dijital devrimin tam da merkezinde yaşadığımızı asla unutmamalıdır. Artık her şeye erişiliyor. Dosyası olan herkes biliniyor. Paranın takip edilmediği an yok. Özetle bugün, güçlüler ve yalancılara ait olabilir ancak yarın gerçeğin ve dürüstlerin ta kendisine aittir. 

(RESPICE FINEM) SONUNA BAK

Türk milleti, Atatürk’ün vefatı sonrası büyük bir ihanete uğramış ve ondan uzaklaştırılmaya başlanmıştır. 1945 sonrası ABD ve 1952 sonrası NATO etki alanına girilerek Kemalizm’den, Atatürk’ten Türk milletinin Atatürk tarafından belirlenen kök ve örflerinden kopma başlatılmıştır. ABD müdahalesi ile Türk İslam sentezi dayatılmış ve kurucu unsurumuz Oğuz Türkünün başta kadına verdiği asil değerler ve ilkeler Araplaşmaya feda edilmiş, Türk toplumu orta çağ karanlığına sürüklenmiştir. 1980 sonrası kopuş hızlanmış ve hem din hem de gardırop Atatürkçülüğü ile aldatma başlatılmıştır. Bugün de Atatürk’e en büyük ihaneti dincileri ile Atatürk rozeti taşıyanlar yapmaktadır. Bu ihaneti görmek, hukukun ve demokratik hakların sunduğu her yolu kullanarak cumhuriyeti ve Atatürk’ü savunmak artık beka meselesidir. Hiçbir siyasi güç güneydoğu Anadolu’da özerkliği savunarak Türkiye’nin bölünmesine izin veremez. Hiçbir güç laik demokrasimizi İslami Cumhuriyete ve hilafet düzenine dönüştüremez. Hiçbir güç Kıbrıs, Mavi Vatan ve Türk Boğazlarındaki çıkarlarımızı yok sayamaz ve mevcut haklarımızı sulandıramaz. Abbasi Halife Memun’a 1200 yıl önce cevap veren Türk düşünürün dediğini tekrarlayalım: Benim doğduğum Türk illerinde gerçi ne Arab’ın ne Acem’in ne de Yunan’ın övündüğü şeyler yoktur, fakat bu topraklarda tanrı köle yaratmaz.’’ Gerçek Türk, Atatürk’ün gerçek evladı köle olmaz. Aklı, vicdani ve doğanın dediğini yapar. Önümüzdeki seçim dönemi cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının paradigmasına göre şekilleniyor. Ancak 15 Mayıs sonrası yaşanacaklar Türkiye’nin önüne yeni kapılar ve yeni yollar açacaktır. Vekil adayları arasında FETÖ, PKK ve her türlü irticai ve bölücü isimlere yer veren, İktidar ve Muhalefetin liderlerine hatırlatalım.  Respice Finem. (Sonuna Bak) Cumhuriyete ve Atatürk’e kalbi, aklı ve ruhu ile bağlı olan gerçek yurtseverlere hatırlatalım. Korkma Sönmez.

Cem Gürdeniz