73 yıl ara ile 14 Mayıs Seçimleri ve yaklaşan jeopolitik fırtına

1946 yılında çok partili demokratik düzene ekonomik ve sosyal olgunluğa erişemeden erken geçtik. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Türkiye’de ilk kez kuruluş felsefesinin anti tezi siyasi görüş çoğunluğu elde etti. Türkiye, sonrasında kâğıt üzerinde bağımsız ancak gerçekte Amerikan mandası olma tercihini kullandı. 

SANDIK DEMOKRASİSİ VE KENAR KUŞAK JEOPOLİTİĞİ

Akan yıllar içinde sadece oy çokluğuna dayalı sandık demokrasisi, gerçek ve çoğulcu demokrasiyi çoğunluk baskısı altına alarak, din ve etnik merkezli partilerin kurulmasını teşvik etmiş, parti içi demokrasiyi yok sayan Siyasi Partiler Kanunu lider tek sesliliği sistemini yaratmış, temsilde eşitliği öne çıkaran seçim yasası gündeme getirilmemiştir. Bu kendine has demokratik model 1947 Truman Doktrini sonrası etki alanına girdiğimiz küresel hegemon ABD’nin de işine gelmiş, uzun süreli siyasi liderlik yapanların çeşitli yöntemlerle tesir altına alınması kolaylaşmıştır.  Bunula beraber Truman Doktrinini takiben ilan edilen Marshall yardımıyla Türkiye, sadece siyaseten değil aynı zamanda iktisaden de ABD yörüngesine sokulmuştur. Her ne kadar adı “yardım” olsa da Marshall yardımları, Türkiye’nin sanayileşme stratejisinden ve o ana kadar ki birikimlerinden vazgeçerek Avrupa’nın tahıl deposu olmasına hizmet etmiştir. Stratejik sektörlerin Cumhuriyet ile başlayan büyüme fazını sekteye uğratmıştır. Böylesi siyasi konjonktürde Ankara, ABD’nin kenar kuşak jeopolitiğinden ve Sovyetleri Çevreleme stratejisinden uzaklaştığı an ya darbeler teşvik edilmiş, ya hükümetler devrilmiş yerine Amerikan yanlısı hükümetler getirilmesine destek olunmuş ya da FETÖ benzeri Gladyo yapılarıyla kumpaslar kurularak vatansever milliyetçi kadrolar her alanda tasfiye edilmiştir. 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişimi katlettiği 248 kişiyle bu sürecin en uç uygulaması olmuştur. 

1946 SONRASI TEMEL POLİTİKALAR

Aslında sözde bir demokrasi oyunu içinde iktidara gelenler genelde iki şey yaptı. Birincisi Amerikan hegemonya çıkarlarına göre savunma ve dış politika uyguladı. İkincisi ülke sermayesini orta sınıfı güçlendirmek yerine parti çevrelerini zengin etmek için kullandı. Bugüne kadar demokrasi ve milli irade şemsiyeleri altında her iki alanda sınır tanımayan iktidarlar geldi geçti. Diğer yandan yıkılmış bir imparatorluğun altında kalan Türk milletinin Sevr ile sürgün ve yok edilmesine, Büyük Kurtuluş Savaşı ile meydan okuyan asker ve devlet adamı Mustafa Kemal’e; Orta çağ karanlığında kalmış, kulluktan öte hakkı olmayan milyonları büyük bir Türk devrimi ile onurlu ve hür vatandaşlığa kavuşturan devlet adamı Atatürk’e, bitmeyen karşı devrimler üzerinden son 85 yıldır ihanet ediliyor. Önce Kemalizm sonra Atatürkçülükten bilinçli politikalar ile uzaklaşıldı. Büyük bir yalan bulutu ve gardırop Atatürkçülüğü içinde bu uzaklaşma devam ediyor. Sıkılmadan en büyük Atatürk düşmanları onun adını ve resimlerini kullanıyor. Atatürk’ün kurduğu parti, özel seçilmiş üst seviye yönetimi ve seçtiği milletvekilleri ile ondan uzaklaşmada ondan nefret edenlerle yarışıyor.  Aklımızla alay ediliyor. 

İNGİLİZ MANDACILIĞINDAN AMERİKAN MANDACILIĞINA

İngiliz Mandacılığından Amerikan Mandacılığına. İkinci Dünya Savaşı ABD galibiyeti ile bitince 1920’lerin en büyük hastalığı olan İngiliz hayranlığı ve mandacılığı Türkiye’de Amerikan mandacılığı ile yeniden hortladı. 1945-46 Sovyet notalarının tuzağına düşürülerek, Atlantik kampa eklenmiş Türkiye’nin önce jeopolitik farkındalığı sulandırıldı, savunma sanayi yok edildi ve kendine olan güveni kör batıcılık ve mandacılık altında zayıflatıldı. Böylece Mustafa Kemal’e daha Kurtuluş Savaşı başlamadan teklif edilen Amerikan mandacılığı ‘’Yeter Söz Milletin’’ ifadesi altında 14 Mayıs 1950’de çoğunluk fakir çiftçi ve köylülerinin muhafazakâr çoğunluk oyları ile iktidara gelen DP Hükümeti tarafından tasdiklendi. Kore’ye Meclis onayı olmaksızın köylü askerimizi yani Amerikan bakışıyla ucuz kanımızı gönderdik. 1952’de NATO üyesi olduk. Anadolu yarımadası böylece Asya’ya ve Türk dünyasına sırtını döndü. Artık küçük Amerika olacaktık. Amerika’dan sonra NATO’nun en büyük ama en ucuz kanına sahip ordusunu kurduk.  Kendi kanımızdan olanları 1964 yazında Kıbrıs’ta korumaya kalktığımızda ise mandamızın sahibi Johnson Mektubu ile ‘’dur’’ dedi. Aynı şartlar 1974’te oluştuğunda komünizme ve Sovyetlere her geçen gün yaklaşan Makarios’a dur demek için bu kez Ankara’ya askerî harekât için engel çıkarılmadı. Ancak Ankara ikinci harekât ile adada sınırı aşınca ve sonunda haklı olarak adayı terk etmeyince ambargolar, Ermeni Terörü ve iç karışıklıklar tezgahlandı. Özetle Türk kanı sadece Amerikan ve NATO çıkarları için akabilirdi. Türkler kendi kanlarını, kendi jeopolitik çıkarları için akıtmaya kalkarsa karşısında Amerikan kuklaları, Amerikan silahları, Amerikan vassalları çıkarılırdı. NATO üyeliği ile istihbarattan, eğitime; akademi dünyasından medya dünyasına her yerde zaten Amerikan etki ajanları ve istihbarat elemanları içerde cirit atıyordu. İçimizdeki sivil örümceğin ağı ile askeri yüksek komutanlık dahil, her alan, NATO üyeliğinin sarsılmazlığı ve Amerikan jeopolitiğinin gerektirdiği sonuçlara odaklı şekilde düzenleniyordu. Şirketler, ulusal medya ve eğitim sistemi, 1950’lerden itibaren siyasetin ve askeriyenin ardından ele geçirilerek rızaya dayalı ikna sistemiyle hegemonya kendini kabul ettirdi. Böylelikle Türkiye’de öncelikle “Muasır Medeniyet Seviyesi” kaldırılıp “Batıcılık” üzerine rıza üretildi. FETÖ’nün tohumları Komünizm ile Mücadele Dernekleri adı altında 1950’lerden itibaren zaten atılmıştı.

OMURGALARI İLE OYNANAN TÜRKİYE

Türk devriminin iki sağlam omurgası olan laiklik ve ulus devlet yapısı 1946 sonrası Alevi -Sünni ve Kürt -Türk ayrımcılığı ile körüklendi. Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu, Türk Ocakları ve Türk Dil Kurumu ile son 600 yılda unutturulan gerçek Türk kimliği ve kültürü karşısına Türk İslam Sentezi adı altında Amerikan sosuyla sulandırılmış yeni bir öğreti çıkarıldı. İnanç hürriyeti adı altında demokrasinin olmazsa olmaz kuralı olan laiklik bir kenara atıldı, eğitim birliği bozuldu, tarikatlar, tekkeler vb. her türlü dini varlık ve kuruluş, ticari çıkar odaklı yapılanma ile hem dünya nimetleri için hem ahiret için çalışmaya başladı. Batının ve Suudların finansal gücü Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırmak ve Vahabi İslam karanlığına çekmek için yarış içine girdi. Tek amaçları vardı. Atatürk ve cumhuriyeti yıkmak. Her iki alanda omurganın örselenmesine sözde NATO müttefikleri de destek verdi. PKK, FETÖ ve benzeri bölücü ve köktendinci oluşumlara destek vermede ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa birbirleri ile yarıştılar. Son seçim döneminde de bunun örneklerini gördük. 

AMERİKAN DARBELERİ

12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 Darbeleri Amerikan jeopolitik çıkarları için Komünizm ve Kemalizm ile mücadeleyi hedefleyen Amerikancı yüksek komutanlık tarafından emir komuta zinciri içinde yapılırken, Atatürk’ün ‘’Muasır Medeniyetler Seviyesine Erişim’’ hedefi, bugün olduğu gibi o günlerde de batılılığın değil, batıcılığın gerekçesine dönüştürüldü. Bugün seçim propagandalarında her iki ittifakın diline pelesenk ettiği terim budur. Aslında Atatürk batıcılığı yani NATO’nun sadık üyesi ve Amerikan jeopolitiğinin yani kenar kuşağın uşaklığını değil, batılı olmak yani insan haklarına, gerçek demokrasiye, kadın erkek eşitliğine, refah seviyesinde dengeli gelir paylaşımına, sanata, bilime, kültüre aşina kısacası Kemalizm’in hedeflediği çağdaşlaşmış ideal toplumu kastediyordu. Bu sosyal düzende din vicdan alanında kalıyor ve kamusal alana müdahale etmiyor, mahalle baskısı yaratılmıyordu. 

ABD BAĞIMLILIĞI VE NATO ÜYELİĞİ

Türkiye’de son 71 yılda müesses nizamın medyadan diyanete, akademiden eğlence sektörüne, savunmadan, güvenliğe, üretimden tüketime her damarında ve her alanında Atlantik sistemin varlığı korunmuş ve geliştirilmiştir. Böylece rızaya dayalı şekilde Atlantik hegemonyasına boyun eğme sağlandı. Soğuk savaş döneminde özellikle gençliğe enjekte edilen yabancı ideolojiler üzerinden ulusal reflekslerimiz köreltildi ve toplum çatışma ile kargaşaya sürüklendi. Liberal ve Sosyalist fikirler üzerine kavgaya tutuşan Türk Gençliğinin kurucu değerlere yönelik tutumu köreltildi, ulusal refleksler uyuşturuldu ve ulusal jeopolitik vizyonların ortaya çıkması engellendi.  NATO üyeliği altında savaşın ateşi ve barutu ile karşı karşıya kalmadığımız halde, tarafsızlığımızı, bağımsızlığımızı ve en kötüsü hayati jeopolitik çıkarlarımızı koruyamadık. Güneydoğu Anadolu’daki ülkesel ve milli bütünlüğümüze PKK ve türevleri üzerinden yapılan müdahaleleri sonlandıramadık. KKTC’nin bağımsız varlığını nihai ve kesin sonuçlu bir şekle sokamadık. Mavi Vatan’daki çıkarlarımızın korunmasında kararlılık gösteremedik. Orta Asya’daki akrabalarımızla yakınlaşmamızda bile Amerikan Turancılığı ve Türk İslam sentezi üzerinden oyun kurulmasını; Milli ordu ve donanmaya Anglosakson istihbarat örgütlerinin liderliğindeki FETÖ ve işbirlikçi dinci mandacıların kumpas kurmasını, Kozmik Odamıza girilmesini, en nihayetinde devleti ele geçirmesini ve 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsünü önleyemedik. Bugün bile yaşadığımız bu kadar acı tecrübeye rağmen FETÖ’nün siyasetçilere sahte kasetler ve iftiralar üzerinden kumpas kurmasını, Atatürk’ün 9 Eylül 1923’te kurduğu partinin FETÖ ve PKK iltisaklılarla donanmış olmasını önleyemiyoruz. Bu sinsi yapılanma sonucu çok acı çekmemize; ABD ve İngiltere başta olmak üzere Anglosakson emperyalizmin gerilemesinin çarpıcı gerçekliği ve açıklığına rağmen ABD ve NATO sevdasından vaz geçemeyen ve ders almayan bir Türkiye var. Tüm bunlara ek olarak geçen onca yılda, Amerikalı “dostlarımız” ve “müttefikimiz” NATO’nun, Türkiye’nin herhangi jeopolitik kaygısını ve ulusal güvenliğine karşı doğmuş olan tehditleri dikkate almamasını, bazılarına da bizzat sebep olmasını sorun dahi etmedik.

JEOPOLİTİK FIRTINA KAPIMIZA DAYANDI

15 Mayıs 2023 sabahından itibaren, yeni bir dönemin kapısı açıldı. Yeni dönemde öncü ve çok sert bir jeopolitik fırtına ile karşılaşılacak. Öncü fırtına jeopolitik düzlemde Ukrayna steplerinden, Güney Çin Denizi kayalıklarına; Arktik buzullarından Afrika’nın çöllerine uzanan büyük bir jeopolitik fırtınanın yıkıcı rüzgarlarını taşıyor olacak. Tüm dünyada küreselciler ile milliciler arasında var oluş mücadelesi had safhada devam ediyor. 21. Yüzyılın başından itibaren hegemonik geçiş süreci başladı. Geçiş sürecinde Amerikan hegemonyası çürümeye devam ederken Uzak Asya’nın yükselme ve konsolidasyon dönemi hızlandı. Dünya tarihinde diğer tüm hegemonik geçiş dönemlerinde olduğu gibi bugün de tansiyon artıyor ve bazı coğrafyalarda jeopolitik yüksek basınç alanları çoktan oluştu. Dünyada yükselen milliyetçi/ulusalcı hareketlerin temel sebebi dünya güç konfigürasyonunun hegemonik geçiş dönemine girmesi ve devletlerarası rekabetin giderek artmasıdır. Bu kapsamda Ukrayna halkı ve toprakları üzerinde Atlantik ile Asya, ABD ile Rusya savaşıyor. Algılar ve olgular arasında hibrid savaşın her türlü olanağı kullanılarak savaş devam ediyor. Atlantik sistem, medya, akademi dünyası, televizyon ve film endüstrisi ile sosyal medyaya hâkim olmasına rağmen geriliyor. Atlantik küreselci dünya, tek kutuplu dünyayı 1991-2008 yılları arasında kurduğunu sandı. Ancak Çin’in üretim, finans ve ticarette yükselişi ile Asya yüzyılının başlaması; ABD ve AB’nin gerek ekonomik gerekse siyasi arenada özgül ağırlığını yitirmesi; Rusya’nın batıdan NATO tarafından kuşatılmışlığa 2008 sonrası direnmesi, Hindistan, Brezilya, Türkiye, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi devletlerin kıtasal/bölgesel aktör statüsünde yeni rol belirlemeleri kenar kuşak ve enerji jeopolitiğinde tüm dengelerin alt üst olması ile sonuçlandı. Dengeler ancak yeni fırtına sonrası oluşacaktır. Türkiye bu fırtınada kilit rol oynamaktadır. Muazzam bir coğrafyaya sahip 85 milyon kalp, akıl ve bedenin bu fırtınayı nasıl karşılayacağı tarih ve talihin bir sonucu olacaktır. Kader zor zamanlarda Türk’e yardım etti. Bu kez ne olacak bilemiyoruz. 

İÇERDEKİ ZAFİYET VE JEOPOLİTİK FIRTINAYA KARŞI KOYMA GÜCÜ

Tarihimizin en zor dönemlerinde namuslu, onurlu, milli benliğine sahip fedakâr ve fedailer her zaman ortaya çıktı. Bugün siyasetin sahte kasetler yaratılacak derecede kirli, siyasete doğrudan veya dolaylı bulaşanların niteliğinin son derece yetersiz ve niteliksiz olduğu bir dönem yaşıyoruz. (Küçük bir azınlığı tenzih ediyorum.) Bu kadrolar ve şartlar altında yeni kurulan bir Meclis ile 150 yılda bir değişen yeni küresel düzen ve öncü jeopolitik fırtına dönemine giriyoruz. Meclise girenlerin yelpazesine bakıldığında 2023 TBMM’nin 1908 Osmanlı Meclisi Mebusanı ’nın karmaşık kadrolarına benzediğini söyleyebiliriz. Üzerinde yaşadığımız mükemmel bir gemiyi kayalıklar, sisler ve fırtınalarla dolu bir dar boğaza bu kadrolar sevk edecek. Diğer yandan 2002’de iktidara gelenlerin 2014 yılına kadar devam ettirdiği iddia ve argümanları ile ana muhalefetin bugünkü jeopolitik iddiaları kelimesi kelimesine aynı. 21 yıldır yaşanan fırtınalardan sanki hiç ders çıkarılmamış. Sanki ABD güdümündeki FETÖ denen kanser metastaz yapmamış, devleti mahvetmemiş; ABD ve AB korumasındaki PKK denen illet devletin kanını kurutmamış gibi davranılıyor. FETÖ ile iş birliği yapan ve orduya kumpas kuran üst seviye iktidar/muhalefet siyasetçilerine ya da yurt dışına kaçanlara dokunan yok. FETÖ iltisaklılar ya görevde ya da Millet Vekili yapılabiliyor. Kumpas döneminin Adalet Bakanı inadına muhalefet cephesinin Çankaya’dan vekili yapılabiliyor. Balyoz kumpas belgelerini Amerikalı senatörden aldığı iddia edilen üst seviye iktidar partisi siyasetçisi hakkında savcılığa kendini rapor eden ve suç duyurusunda bulunan kişinin varlığına rağmen savcılıklar işlem yapmayabiliyor. Hala ABD, NATO ve AB’ye bel bağlayan, muhteşem coğrafyamızı ve kaynaklarımızı Anglosakson emperyalizmi emrine peş keş çekmenin Türkiye’yi daha iyiye daha güzele götüreceğine inanan siyasetçiler çoğunlukta. Atatürk ve Cumhuriyetin olmadığı yeni anayasa gündemden düşmüyor. Meclise Türk milleti ya da Atatürk diyemeyenler vekil olarak girmiş durumda. Güneydoğuda özerkliğin kapısını açacak ikiz yasalar hem iktidar hem muhalefetin gündeminde.  Ege ve Doğu Akdeniz’den yani Mavi Vatandan uzaklaşmak; KKTC’yi değil tanıtmak, yeniden Federal Çözüme geri dönmek; Karadeniz’de Rusya ile düşmanlaşmak ve hatta FETÖ’nün kaset kumpasını panikle Rusya’ya yıkmaya çalışmak ve ABD istihbaratının aparatı olmak muhalefetin gündeminde. Bir Emekli Büyükelçi ve muhalefetin Milletvekili diyor ki, ‘’Rusya ile ilişkilerimizi eşitler arası bir anlayışla sürdüreceğiz’’. Ben de soruyorum: ‘’Neden aynı hedefi ABD ve AB için koymuyorsunuz?’’ İşte 1946’dan bu yana topraklarımızı kuşatan mandacılığın geldiği son nokta. 

UKRAYNA SAVAŞINDAN UZAK DURABİLMEK

Türkiye’nin coğrafyasının ayırt edici yanı kuzeyde NATO’nun tehdit diye lanse ettiği bir süper güçle kapalı bir denizde karşı kıyıdaş olması ve aynı zamanda güneyde 36 derece kuzey enleminin güneyinde hem denizde hem de karada devletsizleştirilen, kırılgan/başarısız devletlerle örülü bir coğrafyanın ortasında konumlanmış olması; karasal sınırlarında ise kuzeybatı sınırları dışında tamamen istikrarsız devletlerle sınırdaş/komşu; savaş coğrafyalarına yakınlığı sebebiyle onlarca yıldır göç alıyor olması ve almaya devam edecek olmasıdır. Tüm bu jeopolitik sorunların dengelenebilmesi jeopolitik bağımsızlık dışında mümkün görünmemektedir. NATO’nun deniz jeopolitiği vizyonu Türkiye gibi Avrasya Kıtasal Adası’nın kıyı ülkelerini denizlerden uzak tutup, kıtanın içine doğru iterken, diğer taraftan kıtayla ilişkiler geliştirmesine müsaade etmemektedir. Bu jeopolitik açıdan örtülü izolasyondur. Türkiye ne denize ne de kıtaya doğru etki alanını ilerletememektedir. Diğer yandan Türkiye coğrafyası ve tarihi ile diğer NATO üyelerine benzemez. Rusya ile 1917 sonrası çatışmadık. Atatürk’ün savunma politikası bölgesel iş birliğine dayalı ve bağımsız idi. Askeri paktlardan uzak durduk. İkinci Dünya Savaşının en yoğun döneminde dahi tarafsız kalmayı başardık. Soğuk savaşta Karadeniz’de tek NATO tatbikatı bile yapmadık. Kuzeyimizde bir savaş var ve bu savaş ABD/AB’nin savaşıdır. Aktif tarafsızlık ve Montrö rejimi sayesinde zarar görmeden bugüne kadar gelmişken seçim arifesinde Rusya ile karşıt rotalara girmek son derece tehlikelidir. Bu sonuç ABD neoconlarını ve FETÖ aparatlarını mutlu eder. Türk halkını savaştan uzak tutmak herkesin temel görevidir. Bu çerçevede Türkiye’nin Ukrayna sınavı henüz bitmemiştir. Bu sınavın çok başındayız. Jeopolitik krizlerin siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal kökleri ne kadar derin ve süreçleri uzunsa, ulusları yüz yüze bıraktığı sınavlar da uzun süreçleri barındırmaktadır. Türkiye Ukrayna Krizi dahilinde uzun yıllar Montrö’ye sadık kalmasını gerektirecek bir dizi cesur ve dik duruş gösteren kararlar vermek zorunda kalacaktır. Ukrayna Savaşı meselesi, kaçınılmaz bir biçimde Karadeniz’in NATO’nun yeni deniz sınırları olup olmayacağının meselesidir. NATO’nun Karadeniz’de genişlemesi ise Türkiye’ye kaçınılmaz olarak Montrö’nün kaldırılmasını dayatacaktır. Bazı basiretsiz siyasal partilerin ve grupların cahil cesaretiyle Montrö hakkında söyledikleri dehşet vericidir. Bu konuda 4 Nisan 2021’de açıklama yapan 104 Amirale Hükümet tarafından yaşatılanlar da utanç vericidir. 

SEÇİM SONRASI YENİ ROTALAR

Türkiye, seçimini 15 Mayıs sabahı geçici olarak yapmıştır. Asıl seçimi yapacağı koşullar dışarıdaki jeopolitik fırtınanın sonucuna göre belirlenecektir. 14 Mayıs seçim sonuçları Türkiye’nin batı tarafından tehdit edilme ve meydan okunma yaklaşımından menfi yönde etkilendiğini ortaya çıkardı. Meclis aritmetiği toplumun sınıfsal değil kültürel siyasi yaklaşımını tekrar ortaya çıkardı. Türkiye emek ve sermaye yapılanması yerine dinsel ve etnik ayrışmaya göre bir parlamento ortaya çıkardı. Bunda Atatürk’ün kurucu prensipleri ve cumhuriyetin temel gücünden uzaklaşmanın rolü büyük oldu.  Buna rağmen İslamist iktidar partisi %35 bandına geriledi. Muhalefet Partisi deprem, ekonomik kriz ve yolsuzluklara tepki ile az da olsa artan oyuna rağmen yanlış ittifak stratejisi ile başarısını meclis aritmetiğine yansıtamadı ve meclise cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının girmesinin yolunu açtı. Bu kadar olumsuz koşullarda muhalefetin daha büyük oy oranına erişememesinin asıl nedeni Türk halkının Balkan Savaşından bu yana sergilediği dış ve iç tehdit karşısında milliyetçi duruşunu sergilemesi oldu. Örneğin Yunan işgali gerçekleşip Batı Anadolu çiftçi ve köylüsü sahip olduğu her şeyi; Doğuda toprak ve yurtlarının Fransa, İngiltere ve ABD yardımıyla Ermeniler tarafından ellerinden alınacağını anlayan Türk halkı kısa sürede Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde önce Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri sonradan da Kuvayı Milliye çevresinde örgütlendiler. Bugün muhalefet,  FETÖ ve bölücülüğe uzak durması gerekirken batı tesiri ile aksini yaptı. Bu yönü ile Türk halkı batının tehditlerine tepki oyları ile cevap vermiş oldu. Batı istihbarat ajanslarının güdümündeki FETÖ kaçaklarının yoğun propaganda faaliyetleri de henüz 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü travmasının atlatamamış kitleler üzerinde ciddi güvensizlik ve endişe iklimi yarattı. Bu endişe Ukrayna Savaşına vassal statüdeki AB ülkeleri gibi dolaylı müdahil olma ve zaten bozuk olan ekonomik dengelerin Rusya’ya ihracat ve yaz başlangıcında turizm gibi sektörlerde kayıp riskinin yarattığı menfi psikolojiyi körükledi. Bu kapsamda her ne olursa olsun Türkiye, seçim sonrası ekonomik ve diğer baskılarla (ABD’de iktidar aleyhine devam eden hukuk davaları vb.) ABD/AB eksenine vassal statüde geri dönerse aktif tarafsızlık politikasından vaz geçmek zorunda kalır. Bu durum Türkiye’yi gerek askeri gerekse ekonomik perspektifte zayıflatır. Türkiye Rusya ilişkilerinin kötüleşmesi Ankara’yı jeopolitik fırtınanın merkezine taşır. Durumun vahameti ortadadır. NATO Genel Sekreteri 21 Nisan 2023 tarihinde bir basın konferansında 2023 Temmuz’unda Vilnius’ta yapılacak NATO zirvesinde Ukrayna’nın NATO üyeliğini birinci gündem maddesi yapacaklarını deklare etti. Bu sonucun Türkiye’yi ne duruma sokacağı izahtan varestedir. Bunun sonucunda Türkiye’nin Rusya ile Karadeniz’de çatışmaya zorlanması ya da düşmanlaştırılması kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin bu konjonktürde NATO ittifakı içinde her geçen gün gerileyen ABD kararlarına ne kadar ve nasıl direnebileceği siyasetin ağırlık merkezi olacaktır. Diğer yandan Muhalefetin 2002 model iktidar taktik ve ABD/AB desteği ile hareket etmesi yaklaşan fırtınada ülkemizi çok zora sokar. İktidarın da 21 yıllık İslamizasyon ve kutuplaştırıcı politikaları ile devlet üzerinden zenginleşme pratiğini devam ettirmesi aynı derecede yıkıcı olacaktır. 

ATATÜRK RESTORASYONU

Bu koşullarda seçimin sonucu ne olursa olsun tarihin yaratıcılığı ve jeopolitik koşulların yakıcılığı Türkiye’yi Atatürk kuruculuğu ve restorasyon dönemine illaki sokacaktır. Zira bu coğrafyada hiçbir bloka bağımlı olmadan ayakta kalabilmek, yolsuzluk, usulsüzlük ve nepotizmden uzak kalarak çağdaşlaşmak ancak Atatürk’ün 1923-1938 arasındaki kurucu felsefe ve sosyal mutabakatı ile mümkündür. Bu seçimler gerçekte iki Atatürk karşıtı ve çoğunluğu Amerikan mandacılığına yakın gruplar arasında gerçekleşti.  Ancak gelecek dönem yaklaşan jeopolitik fırtına ve içerdeki çok ciddi ekonomik deprem nedeni ile Anglosakson emperyalizmi ile Atatürk; gerçek demokrasi ile parti liderliği sultası altındaki demokrasi arasındaki mücadele olacaktır. Bu nedenle 14 Mayıs seçimleri bir sonucu değil, yeni bir dönemin başlangıç sürecini; Türkiye’nin 72 yıllık Atlantik kabuğunu ve 1946 sonrası kemikleşmiş siyasi parti lider merkeziyetçiliğini değiştirme sürecini tetikleyecektir. Türkiye sahip olduğu güç unsurları ile çok taraflı dış ve ekonomik politikalar ile hem jeopolitik çıkarlarını karşılayabilir hem de refahını artırabilir. Atlantik sisteme bağımlılık güçlü bir bedenin elini ve kolunu bağlamaktadır. 85 milyonluk ülkenin meclise gönderdiği vekillerin durumu ve iç siyasetin kalitesi ortadadır. 2002 yılında iktidar partisini muhafazakâr demokrasi ambalajı ile pazarlayan ve 2002-2014 arasında Amerikan jeopolitiğinin aparatına dönüştürenlerin NATO müttefiklerimiz olduğunu hatırlamak gerekir. Türkiye kendi gücünü batı mandacılığı altında keşfedemez. Sahip olduğumuz coğrafya, içi doldurulmuş altı oktan enerjisini alan milli güç unsurları ve tarihsel birikimimiz yeni rota çizmemize yeterlidir. Atlantik ve Asya arasında oluşacak yeni denge, Türkiye’yi hiçbir askeri bloka dahil olmadan ancak dengeli iş birlikleri kurarak tarafsız ve bağımsız rotada tutabilecektir. Bu durum ayrıca Türk dünyası ile bütünleşmeye büyük katkı sağlayacaktır.  Geleceği Atatürk gibi düşünmeli, tasarlamalı ve bağımsız hareket etmeliyiz. 21. Yüzyılı Türk ve Deniz Çağı yapmak elimizdedir. Tarih tarihi bilmeyenlere acımasız davranır. 14 ve 28 Mayıs Seçimleri ve sonuçları ülkemize hayırlı olsun.

Cem Gürdeniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir