Yunanistan’ın Mavi Vatan korkusu, Türkiye’nin bir gün savaş başlatacağına dair değil, Türkiye’nin denizde kalıcı, sürekli ve meşru bir güç olarak yerleştiğine dair bir korkudur.
ABD Kongresi’nde son dönemde oylanan ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasındaki savunma, enerji ve güvenlik iş birliğini kurumsallaştırmayı hedefleyen düzenleme (H.R. 3307 – Eastern Mediterranean Gateway Act), bölgedeki ittifak mimarisinin artık geçici bir eşgüdüm değil, kalıcı ve çok katmanlı bir stratejik yapı hâline geldiğini gösteriyor. Bu düzenleme ile Doğu Akdeniz, Washington tarafından yalnızca bir enerji havzası değil, ABD’nin bölgesel güvenlik öncelikleriyle doğrudan bağlantılı bir jeopolitik alan olarak tanımlanmakta.
ABD Doğu Akdeniz’de Sevilla Haritasını İstiyor.
Yunanistan ve GKRY askeri altyapıları; İsrail ise ileri teknoloji ve istihbarat kapasitesiyle bu mimarinin tamamlayıcı unsurları olarak Türkiye karşısında konumlandırılmaktadır. Deniz güvenliği, ortak tatbikatlar, hava ve füze savunması, enerji nakil hatlarının korunması ve deniz yetki alanlarının siyasi olarak tahkimi artık aynı çerçeve içinde ele alınmakta, böylece Yunan–Rum–İsrail iş birliği, Türkiye’yi dengelemeyi amaçlayan örtülü bir bölgesel gruplaşmadan çıkıp, ABD Kongresi nezdinde meşruiyet kazanmış açık bir stratejik eksene dönüşmektedir. Bu tablo, AB ve ABD desteğindeki Sevilla Haritası üzerinden karaya sıkıştırılan Türkiye’nin bir nevi manifestosu olan Mavi Vatan doktrinine yönelik rahatsızlığın neden yalnızca Atina’da değil, Washington’daki yasama zemininde de dillendirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu sürecin neredeyse 7 yıl aldığını söyleyebiliriz. Burada dikkat edilmesi gereken husus, söz konusu kongre düzenlemesinin yalnızca mevcut güvenlik ihtiyaçlarına cevap veren teknik bir çerçeve olmaktan çok, geleceğe dönük bir “jeopolitik vizyon” işlevi görmesidir. ABD Kongresi üzerinden kurumsallaştırılan her yapı, bölgesel dengeleri zamana yayarak dondurmayı, itiraz eden aktörleri ise sistem dışı ve sorunlu olarak etiketlemeyi ve sonunda jeopolitik taviz verilmediği sürece düşmanlaştırmayı amaçlar. Mavi Vatan doktrini- 2008 sonrası Türk ordusu ve donanmasına kurulan ABD/AB/İsrail destekli FETÖ kumpaslarına ve tasfiyelerine rağmen- ortaya çıktığı günden bu yana ABD’de sistematik bir tepkiyle karşılanmaktadır. Bu tepki, Türkiye’nin denizlerde askerî yeteneklerini artırmasından çok, Doğu Akdeniz ve Ege’de Batı merkezli Sevilla haritasında şekillenen akla ziyan deniz yetki alanı paylaşım iddiasını sorgulamasına yöneliktir. Washington’daki ana rahatsızlık, Türkiye’nin söz konusu haritayı fiilî ve zihinsel olarak reddetmesi ve deniz yetki alanlarını bu haritaya göre tanımlamayı kabul etmemesidir. Aslında yaşanan 106 yıl önce reddedilen Sevr haritasının bugün denizdeki kardeşinin reddedilmesidir. ABD’li düşünce kuruluşları ve politika çevreleri, sırf bu nedenle Mavi Vatan’ı genellikle anlatıları gereği “agresif”, “revizyonist” ve “uluslararası hukuka aykırı” bir doktrin olarak tanımlamaktadır. CIMSEC, Brookings ve benzeri kurumların analizlerinde ortak vurgu, Türkiye’nin denizde uzlaşmacı bir hukuk arayışından değil, güç dayatmasından hareket ettiği iddiasıdır. Bu çevrelere göre Mavi Vatan, Ege ve Doğu Akdeniz’de sürekli kriz üreten, Yunanistan ve GKRY lehine kurulmuş mevcut dengeyi bozan bir stratejidir. Bu söylemlerde hukuk, çoğunlukla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ve onun Batı lehine yorumları üzerinden ele alınmakta; Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmaması bir “hukuk dışılık” göstergesi gibi sunulmaktadır. Oysa Türkiye ve İsrail gibi UNCLOS’a imza koymayan ABD açısından asıl sorun, Türkiye’nin hukuku değil, Türkiye’nin ABD ve AB iradesine karşı çıkmasıdır. Mavi Vatan’a yöneltilen eleştiriler, bu nedenle teknik ya da hukuki değil, sistemiktir. Washington’daki genel beklenti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Yunanistan–GKRY–İsrail eksenli enerji ve güvenlik mimarisine itiraz etmeyen, Sevilla Haritasını zımnen kabul eden ve denizde ikincil bir aktör rolüne razı olan bir konuma gelmesidir. Mavi Vatan ise tam olarak bu beklentiyi boşa çıkardığı için ABD’de tepki çekmektedir. Bu doktrin, Türkiye’yi yalnızca itiraz eden bir ülke olmaktan çıkarıp, sahada varlık gösteren ve dengeyi yeniden tanımlayan bir aktör hâline getirmiştir. Diğer bir deyişle ABD’de Mavi Vatan’a karşı geliştirilen söylem, Türkiye’nin yaptıklarından çok razı olmadıklarına yöneliktir. Bu karşıtlık, bir deniz hukuku anlaşmazlığından çok, Doğu Akdeniz’de kimin harita çizeceği meselesidir.
ABD’de Düzenlenen FDD Paneli ve Yunan Bakan.
4 Şubat 2026 tarihinde Washington DC’de ABD’nin güvenlik ve dış politika karar alma süreçleriyle yakın temas hâlinde çalışan, sert güvenlikçi çizgide İsrail destekli bir düşünce kuruluşu olan FDD (Foundation for Defense of Democracies – Demokrasilerin Savunması Vakfı) bir panel düzenledi. ‘’Reimagining Mediterranean Security with Greek Minister for National Defense Nikos Dendias – Yunan Milli Savunma Bakanı Nikos Dendias ile Akdeniz Güvenliğini Yeniden Düşünmek’’ isimli panelin ideolojik olarak neoconlara ve İsrail yanlısı (Siyonist güvenlik perspektifine) çok yakın FDD tarafından düzenlenmesi tesadüf değildi. FDD, özellikle Orta Doğu, Doğu Akdeniz, İran, İsrail güvenliği ve büyük güç rekabeti konularında ABD çıkarlarını merkeze alan analizler üreten, Kongre ve Pentagon ile istihbarat çevrelerine doğrudan politika çerçeveleri sunan akademik bir platformdan ziyade, “tehdit tanımlama” ve “öncelik belirleme” mekanizmasının parçasıdır. Bu nedenle FDD panelleri, klasik anlamda fikir tartışmalarının yürütüldüğü açık akademik ortamlar değil, hangi aktörün tehdit, hangi politikanın meşru, hangi doktrinin ise sınırlandırılması gerektiğinin analiz edildiği ortamlardır. Burada kullanılan dil, çoğu zaman devletlerin resmî söyleminden daha sert, daha çıplak ve daha yönlendiricidir. Yunanistan Savunma Bakanı’nın bu platformu tercih etmesi, mesajını doğrudan ABD karar vericilerinin zihin haritalarına kazıma isteğinin bir göstergesidir.
FDD’nin Finansman Yapısı ve Türkiye Algısı.
Bu yapı, finansmanını büyük ölçüde ABD merkezli özel bağışçılar ve vakıflar üzerinden sağlar. Kamuya açık bilgiler, FDD’nin başlıca destekçileri arasında İsrail güvenliğini ve İran karşıtı sert politikaları önceleyen özel vakıf ve aile fonlarının bulunduğunu göstermektedir. Bu çevreler arasında Kumarhane zincirleri sahibi Sheldon Adelson ailesine bağlı vakıflar, Paul E. Singer Foundation (hedge fon yöneticisi), Marcus Foundation ve benzeri özel bağış ağları yer almaktadır. Bu İsrail yanlısı küresel finans kapital destekçileri yapısı nedeniyle FDD, Türkiye’yi son yıllarda NATO içinde özerk hareket eden ve Batı merkezli statükoyu zorlayan bir aktör olarak ele almakta; Mavi Vatan gibi deniz merkezli Türk doktrinlerine bu nedenle özel bir ilgi ve mesafe ile yaklaşmaktadır. Bu bağışçıların ortak özelliği, ABD dış politikasında İsrail güvenliğini önceliklendiren, İran karşıtı ve sert güç kullanımını meşru gören bir stratejik yaklaşımı desteklemeleridir. Bu çerçevede Mavi Vatan, yalnızca Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin bir yaklaşım değil; aynı zamanda ABD-İsrail merkezli güvenlik mimarisinin Doğu Akdeniz’deki serbest hareket alanını daraltan bir faktör olarak algılanmaktadır. Türkiye’nin başta Doğu Akdeniz olmak üzere denizlerde kalıcı ve sürekli bir güç olarak varlık göstermesi, kısacası denizcileşmesi bu çevreler açısından kontrol edilmesi gereken yapısal bir soruna dönüşmektedir. Dolayısıyla Mavi Vatan’a yöneltilen eleştiriler, hukuki ya da teknik olmaktan çok, sistematik bir politikanın ve jeopolitik refleksin ürünüdür.
Mavi Vatan’ın Küresel Gündeme Taşınması.
Yunanistan Savunma Bakanı Dendias’ın panelde yaptığı uzun konuşma, diplomatik bir görüş beyanından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu konuşma, Mavi Vatan doktrinine karşı yürütülen sistemli bir küresel gündeme taşıma ve meşruiyet aşındırma girişiminin açık bir örneğidir. Dikkat çekici olan, Yunanistan’ın bu rahatsızlığı Atina’da ya da Brüksel’de değil, doğrudan Washington’da ve Amerikan kurumunun önünde dile getirmesidir. Bu tercih, meselenin Yunanistan–Türkiye sorunu olmaktan çıkarılıp ABD merkezli bir güvenlik ve düzen tartışmasına taşınmak istendiğini göstermektedir.
Dendias’a Göre Mavi Vatan Türk Halkına Tuzakmış.
Yunan Savunma Bakanı’nın anlatısında Mavi Vatan, ‘’yeni, tehlikeli, ideolojik, neo-Osmanlıcı ve uluslararası hukuka aykırı’’ bir proje olarak sunulmaktadır. Konuşmada şöyle diyor: ‘’Evet. Bu doktrin 10–15 yıl önce yoktu. ‘Mavi Vatan’ denen şey…Ben dışişleri bakanıyken, Cumhurbaşkanlarının Deniz Harp Okulu öğrencilerine hitap ederken arkasında bu Mavi Vatan haritasını ilk kez gördüğüm anı hatırlıyorum. Bir Türk arkadaşımı aradım ve ‘Bu da ne?’ diye sordum. İnanır mısınız, bana, ‘o da ne olduğunu bilmiyor’ dedi. O dönemde Mavi Vatan çok yeni bir yaklaşımdı. İki-üç yıl içinde Türk devletinin resmî doktrini haline geldi. Şimdi Türk okullarında öğretildiği söyleniyor. Ama korkarım ki bu, hepimiz için özellikle de Türk toplumu için bir tuzaktır.” Küstahlığa bakar mısınız? Türk halkının denizlerdeki hakkını korumak isteyen Mavi Vatan’ı Türk halkı için tuzaktır diyecek kadar akıl ve mantıktan uzak bir yaklaşım. Dendias’ın anlatısı bilinçli biçimde eksik ve yönlendiricidir. Çünkü Mavi Vatan, Türkiye açısından bir genişleme ideolojisi değil, denizin bir egemenlik alanı olduğunu yeniden hatırlatan geç kalmış bir stratejik farkındalıktır. Türkiye’nin yaklaşık bir asır boyunca denizleri tali, ikincil ve hatta sorun çıkarıcı bir alan gibi görmeye zorlandığı düşünüldüğünde, Mavi Vatan bir sıçrama değil, bir geri kazanma hamlesidir. Bu hamle, geçmişte yapılan hataların ya da ihmalin ideolojik bir savunması değil, coğrafyanın dayattığı jeopolitik gereksinimin devlet tarafından kabulüdür. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin denizi merkeze alması olağan bir durumken, Türkiye söz konusu olduğunda bu yönelimin “yayılmacılık” etiketiyle sunulması, meselenin teknik değil siyasal olduğunu açıkça göstermektedir. Yunan Hükümetleri özellikle 1955 sonrasında Ege’de; 2000’ler sonrası Doğu Akdeniz’de her zaman ‘’daha çok deniz, daha çok Ege, daha çok Akdeniz’’ istediler. Ve bunu Türkiye’ye ve dünyaya karşı statüko olarak sundular. Türkiye gerek kıta sahanlığı gerek karasuları gerekse Kardak benzeri ada adacık ve kayalıklar (EGAYDAAK) sorununda ve Doğu Akdeniz’de Sevilla haritası ve GKRY oldu bittilerine itiraz ettiğinde ise Türkiye’yi krizle, baskıyla Ege’deki temel dengelerin değişmesini zorlamaya çalışan bir ülke olarak suçladılar. Dendias gibilerine göre statüko,Türkiye’yi kıyıya iten Sevilla haritasının Ege ve Akdeniz’deki dayatmalarına razı olmak, 1976 yılından bu yana Ege’de dondurulmuş olan kıta sahanlığı sorununu sonsuza kadar devam ettirmek; hava sahasını 10 milde tutmak; gayri askeri statüdeki adaları silahlandırmak ya da Kardak Krizi ile ortaya çıkan egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar sorununu gündeme getirmemek olarak görülüyor.
Konuşmada asıl dikkat çekici nokta, haritalardan ya da teknik deniz hukuku ayrıntılarından çok zihniyet farkına yapılan vurgudur. Savunma Bakanı, ABD’ye ve Türkiye’ye Doğu Akdeniz’in 10–20 yıl sonraki fotoğrafının sorulmasını önerirken, iki ülkenin hayallerinin tamamen farklı olacağını iddia etmektedir. Soruda ‘’10 yıl sonra ABD için İsrail ve Yunanistan’ın etkisindeki Akdeniz mi, yoksa Türkiye etki alanındaki Doğu Akdeniz tercih edilir?’’ sorusu yöneltiliyor. Bu soru bir şikâyetten çok bir itiraftır. Rahatsızlık duyulan şey Türkiye’nin çizdiği sınırlar değil, Türkiye’nin denize bakış biçimidir. Kısacası denizci bir Türkiye istenmiyor.
Hukuk Söylemi, Statüko ve Güç Mücadelesi.
Yunanistan açısından sorun tam da burada başlamaktadır. Ege ve Doğu Akdeniz’de onlarca ada, adacık ve kayalık üzerinden neredeyse tüm denizi kontrol edebileceğini ya da Girit, Meis ve GKRY üzerinden neredeyse Türkiye’yi devasa Anadolu yarımadasına rağmen Akdeniz’den dışlayacağını varsayan statüko düzeni, Mavi Vatan’la birlikte sorgulanır hâle gelmiştir. Bu sorgulama, sadece Türkiye’nin askerî yeteneğinden değil, Türkiye’nin donanmayı jeopolitik bir akıl ve süreklilik aracı olarak yeniden konumlandırmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle mesele teknik hukuk tartışması gibi sunulsa da özünde bir güç ve düzen meselesidir.
Savunma Bakanı’nın Mavi Vatan’ı “uluslararası hukuka aykırı” ilan ederken sürekli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne atıf yapması da bu bağlamda okunmalıdır. Çünkü burada hukuk, tarafsız bir normlar bütünü olarak değil, mevcut güç dağılımını koruyan bir kalkan olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin tıpkı ABD ve İsrail gibi bu sözleşmeye taraf olmaması, Yunanistan tarafından bir hukuk suçu gibi sunulmakta; oysa asıl sorun Türkiye’nin hukuku değil, hukukun Yunanistan lehine donmuş yorumunu reddetmesidir. Bu noktada hukukun araçsallaştırılması ile güç dengesinin muhafazası arasındaki bağ netleşmektedir. Uluslararası hukuk, sahadaki güç ilişkilerinden bağımsız bir normlar sistemi değildir. Aksine çoğu zaman mevcut dengeleri destekleyen bir çerçeve işlevi görür. Türkiye’nin bu çerçeveyi sorgulaması, hukuksuzluk değil, donmuş bir düzenin yeniden müzakereye açılması talebidir. Kıbrıs meselesinin konuşmada merkezi bir yer tutması tesadüf değildir. Yunanistan ve İsrail Mavi Vatan’ın en sert yansımalarını Kıbrıs çevresinde hissetmektedir. Türkiye’nin zaman zaman Kıbrıs açıklarında fiilî ve sürekli bir deniz gücü bulundurması, Doğu Akdeniz’de kurulan enerji, güvenlik ve ittifak denklemlerini kökten etkilemiştir. Bu nedenle Kıbrıs ve çevresi Yunan, GKRY ve İsrail iddialarında Türkiye’nin denizdeki varlığının en görünür sahnesi olarak sunulmaktadır.
Sonuç: Mavi Vatan’ın Yarattığı Sistemik Rahatsızlık.
Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde Yunanistan’ın İsrail ile geliştirdiği savunma iş birliği, ortak deniz devriyeleri ve çok katmanlı hava savunma projeleri gündeme getirilmektedir. Bu noktada verilen mesaj açıktır. Türkiye doğrudan hedef alınmıyor gibi görünse de Türkiye’ye karşı caydırıcı bir mimari inşa edilmektedir. Bu durum, Yunanistan’ın kendi askerî kapasitesiyle değil; daha geniş bir ittifak ve himaye ağıyla denge kurma arayışını da açık etmektedir. Washington’a yapılan çağrı, aynı zamanda Atina’nın stratejik yalnızlık korkusunun dışavurumudur. 1 Şubat 2026 tarihli Substack yazımda bu durumu eski Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı Valinakis’in de gördüğünü yazmıştım. 2004 -2009 yılları arasında Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevinde bulunan, halen Atina Üniversitesi Jean Monnet Avrupa Mükemmeliyet Merkezi’nin Başkanı olarak görev yapan Giannis Valinakis, Yunanistan’da bir TV kanalında 8 Ocak 2026 tarihinde verdiği mülakat esnasında şunları söylemişti: ‘’NATO’nun artık Yunanistan’a bir güvence sağlamayacağını düşünüyorum. Yunanistan’ın güvenlik ortamı kötüleşmekte. NATO, ciddi bir baskı altında ve bu baskı başta Amerikalılardan geliyor. Hatta NATO’nun uzun dönemde ayakta kalıp kalmayacağı tartışılıyor… 5. madde yani saldırıya uğrayan bir müttefike destek verilmesi artık Trump‘ın söyledikleri ile giderek zayıflıyor. Avrupa da kendi içinde zayıflıyor. Risklerin boyutunu kavramaya ve dönemin değişimlerine uyum sağlamaya çalışıyor gibi görünse de 27 ülkenin tek tek dinlendiği bir Avrupa yerine artık 3 veya 4 liderin gücüne yön verdiği diğerlerinin ise onları takip ettiği bir Avrupa’ya doğru gidebiliriz.’’ Dendias’ın yaptığı konuşma burada Valinakis’in vurguladığı yalnızlık endişesini de desteklemekle birlikte daha da ileri giderek Yunanistan’ın Mavi Vatan’a karşı duyduğu korkuyu da yansıtıyor. Bu korku, Türkiye’nin bir gün savaş başlatacağına dair değil, Türkiye’nin denizde kalıcı, sürekli ve meşru bir güç olarak yerleştiğine dair bir korkudur. Yunanistan Savunma Bakanı’nın Mavi Vatan’ı ABD’ye şikâyet etmesi, Türkiye’nin denizlerdeki stratejik aklının artık yalnızca Atina’yı değil, Washington merkezli düzeni de rahatsız etmeye başladığının en açık göstergesidir.
Cem Gürdeniz
Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan karşısındaki tezlerini Atina’da değil Washington’da savunuyor.
— Cem GÜRDENİZ (@cemgurdeniznet) February 8, 2026
ABD Kongresi’nden FDD panellerine uzanan bu süreç, Mavi Vatan’ın neden sadece Yunanistan’ı değil, ABD merkezli düzeni de rahatsız ettiğini açıkça gösteriyor.
Sevilla… pic.twitter.com/Na5yZeCw28



