Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, tarihsel miras, uluslararası hukuk ve siyasal söylemler ekseninde şekillenen çok katmanlı bir yapıya sahiptir.
Atina yönetimi, hem söylemde hem eylemde, Lozan Barış Antlaşması hükümlerine ve sonraki yıllarda pekiştirilen anlaşmalara riayet etmeme ısrarını sürdürmektedir.
İmza attığı metinleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamakta; uluslararası hukukun yazılı ve teamüle dayalı kurallarını ihlal etmeyi adeta geleneksel bir politika haline getirmektedir.
Bu anlayış doğrultusunda genişleme ve yayılma politikalarını çoğunlukla Türkiye aleyhine olacak şekilde sürdürmeye çalışmış ve bugün de aynı çizgide hareket etmektedir.
Atina hükümeti, ekonomik kaynaklarının önemli bir bölümünü silahlanmaya ayırmakta, gayri askeri statüde olması gereken adalara yığınak yapmaya devam etmektedir.
Avrupa Birliği’nden sağlanan fonların bu doğrultuda kullanılması ve birliğin bu duruma sessiz kalması dikkat çekicidir.
“Ajanda 2030”, Yunanistan Silahlı Kuvvetleri tarafından Türkiye ile olası bir mücadelede temel bir stratejik hedef olarak görülmektedir.
Bununla birlikte, tarihsel tecrübeler Türklerin en zayıf dönemlerinde dahi emrivakilere boyun eğmediğini göstermiştir.
Türk İstiklal Harbi, Kıbrıs Barış Harekatı ve Kardak Krizi gibi olaylar bu gerçeğin en somut göstergeleridir.
Bu genel yaklaşımın uluslararası yansımaları da zamanla gündeme getirlmektedir.
Komşu ülkeden gelen olumsuz söylemlere aşina olan Türk kamuoyu, bu kez Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola’nın açıklamalarıyla farklı bir tartışmayla karşı karşıya kalmıştır.
Metsola’nın, EOKA hakkında övgü içeren ifadeler kullanması ciddi bir tepkiyi gerektirmektedir.
Bu tür açıklamaların, tarihi gerçekleri çarpıtan ve taraflı bir bakış açısını yansıtan bir yaklaşımın ürünü olduğu açıktır.
Hatırlanmalıdır ki Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını amaçlayan EOKA (Ethniki Organosis Kiprion Agoniston) silahlı terör örgütü, Kıbrıs Türk halkına yönelik sistematik bir etnik temizlik ve soykırım hedefiyle şekillenmiş ideolojik bir projedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) uluslararası statüsüne ilişkin değerlendirmeler karşısında, verilecek cevapların daha etkili ve kurumsal bir zeminde olması gerekmektedir.
KKTC’nin uluslararası tanınma konusundaki sınırlılıklarına rağmen, tarihsel ve hukuki dayanaklarla desteklenen girişimlerini sürdürmesi önemlidir.
Bu tür durumlarda verilecek tepkilerin yalnızca sosyal medya düzeyinde değil, diplomasi aracılığıyla ve ¨NOTA¨ yoluyla iletilmesi daha güçlü bir etki yaratacaktır.
Böylelikle Malta kökenli ve onun gibi tarihi çarpıtan kişilerin geçmişe daha duyarlı bakması mümkün bile olabilir.
Son sözse; bu coğrafyada varlık gösterebilmenin en temel şartı; ileriyi öngörebilmek ve dost ile düşmanı doğru ayırt edebilmektir.
İsmet Hergünşen



