Ortadoğu bir kez daha tanıdık bir eşiğe gelmiş görünüyor.
ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı merkezli kriz, klasik bir diplomatik anlaşmazlıktan çok, karşılıklı maksimum baskı stratejilerinin çarpışmasına işaret ediyor.
Tarafların mevcut pozisyonları, kısa vadede bir uzlaşıdan ziyade kontrollü gerilim ihtimalini güçlendiriyor.
Barış için ısrarcı bir söylem kullanan Donald Trump’ın ateşkesi uzatma kararı, ilk bakışta tansiyonu düşürme hamlesi gibi okunabilir. Ancak eş zamanlı sürdürülen ekonomik ve lojistik baskılar, bu adımın diplomatik bir jestten çok stratejik bir manevra olduğunu düşündürüyor.
İran cephesinde ise strateji daha farklı bir zemine oturuyor.
Asimetrik karşılıklar ve şartlı diplomasi, Tahran’ın temel yaklaşımı haline gelmiş durumda. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol vurgusu ve yaptırımların kaldırılmasını ön koşul olarak öne sürmesi, müzakere alanını yeniden tanımlama çabası olarak okunabilir.
Bu yaklaşım, İran’ın doğrudan taviz vermek yerine pazarlık alanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor.
Vashington’un mevcut yaklaşımı çoğunlukla “önce taviz, sonra müzakere” çizgisine işaret ederken, Tahran’ın tutumu bunun tersine konumlanıyor: önce baskılar kalkmalı, ardından masa kurulmalı.
Bu iki pozisyon arasındaki mesafe, krizin gerçek kilit noktasını oluşturuyor.
Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı, bu nedenle yalnızca bir coğrafi geçit değil; aynı zamanda politik ve psikolojik bir eşik.
İran’ın boğaz üzerindeki kontrol iddiası ile ABD’nin serbest geçiş ısrarı, teknik bir deniz hukuku tartışmasının ötesine geçiyor. Bu ise, sahada “kuralları kimin belirleyeceği” sorusunu gündeme getiriyor.
İşin daha karmaşık tarafı ise güven sorunu. İran içinde karar alıcı yapı parçalı; siyasi liderlik ile Devrim Muhafızları arasında ton farkı belirgin. Sahada daha sert, masada daha temkinli bir çizgi öne çıkıyor.
Sahadaki gelişmeler de diplomatik süreci sürekli kırılganlaştırıyor. Umman açıklarında gerçekleştiği öne sürülen saldırılar ve karşılıklı sert açıklamalar, tarafların askeri seçenekleri tamamen dışlamadığını gösteriyor. Bu durum, düşük yoğunluklu çatışma ile diplomasi arasında gidip gelen hibrit bir kriz dinamiği yaratıyor.
ABD tarafında ise seçim atmosferi ve iç politika dinamikleri, dış politika hamlelerini doğrudan etkiliyor. Böyle bir tabloda verilen sözlerin ne kadar bağlayıcı olacağı başlı başına bir soru işareti.
İslamabad merkezli görüşme trafiğine ilişkin çelişkili açıklamalar da güven eksikliğinin açık bir göstergesi. “Heyet geldi/gelmedi” tartışmaları, diplomatik sürecin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.
Bugün gelinen noktada asıl mesele; hangi tarafın belirsizliği daha uzun süre taşıyabileceğidir. Çünkü bu kriz, askeri üstünlükten çok “zamanı yönetebilme” kapasitesine dayanıyor.
Kısa vadede kalıcı bir anlaşmadan çok, geçici ve kırılgan uzlaşıların öne çıkması daha olası görünüyor. Ancak oyunun kazananını, sahadaki güç dengesi değil, belirsizliği kimin daha iyi yönettiği belirleyecek.
Son sözse, Diplomasi mi ağır basacak, tırmanış mı?
İsmet Hergünşen



