Savunmada denge arayışı

Batı dünyasından son yıllarda gelen açıklamalar, Pireneli Bias’ın şu sözlerini hatırlatıyor:

“Yaptığını iyi düşün, çok dinle, yerinde konuş; alacağını ikna ederek al, zorla değil.”

Bugün Türkiye’nin NATO, ABD ve Avrupa ile ilişkilerine bakıldığında bu öğüdün, özellikle diplomasi açısından geçerliliğini koruduğu görülüyor.

Ancak mesele artık yalnızca Türkiye’nin NATO içindeki konumu veya S-400 tartışması değil. Asıl soru, değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin ittifak ilişkilerini sürdürürken kendi savunma ihtiyaçlarını ve stratejik önceliklerini nasıl koruyacağıdır.

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, 2019’dan bu yana Ankara-Washington ilişkilerinin en önemli sorun başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. ABD, 2020’de CAATSA kapsamında Türkiye’ye yaptırım uygularken, Türkiye’nin F-35 programındaki ortaklığı da sona erdi.

Bununla birlikte 2026’da dosyada yeni bir diplomatik hareketlilik oluştu. Temmuz ayında NATO’nun Ankara Zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde niyet açıkladı. Türk yetkililerde aynı dönemde CAATSA ve F-35 konularında tarafların önceki dönemlere göre daha yakın olduğunu belirtti.

Dolayısıyla S-400 meselesini bugün kesin biçimde sonuçlanmış bir dosya olarak değil, devam eden bir müzakere başlığı olarak değerlendirmek gerekiyor.

Öte yandan Türkiye’nin hava savunması da dönüşüyor. İtalya’ya ait SAMP/T sisteminin Konya’da konuşlandırılması ve yerli SİPER sisteminin “Tam Harekat Kabiliyeti’ne ulaşması, NATO kapasitesi ile yerli savunma sistemlerinin birlikte kullanılmasına yönelik yaklaşımın güçlendiğini gösteriyor.

F-35 programının dışında kalan Türkiye, F-16 modernizasyonuna ağırlık verdi. ABD, 2024’te 40 yeni F-16 Block 70 ve 79 modernizasyon kiti için yaklaşık 23 milyar dolarlık satış paketini Kongre’ye bildirdi.

Avrupa seçeneği de somutlaştı. Türkiye, 2025’te Birleşik Krallık ile 20 Eurofighter Typhoon için yaklaşık 8 milyar sterlinlik anlaşma imzaladı. İlk teslimatın 2030’da yapılması öngörülüyor.

Bunlara Türkiye’nin beşinci nesil savaş uçağı KAAN projesi de ekleniyor.

Böylece savunma politikası artık “ABD mi, Rusya mı?” ikilemine indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir hale geliyor.

F-16, Eurofighter ve F-35 dosyalarının yanında yerli savunma teknolojilerinin geliştirilmesi de stratejik önem taşıyor.

Üstelik değişen yalnızca Türkiye değil. NATO da yeni bir güvenlik dönemine giriyor.

2026 Ankara Zirvesi’nde müttefikler, 2035’e kadar GSYH’nin yüzde 5’ine ulaşmayı hedefleyen savunma ve güvenlik yatırımı planını teyit etti. Avrupa ülkeleri de savunma kapasitelerini artırmaya yöneliyor.

Bu tablo Türkiye açısından yeni fırsatlar kadar yeni sorumluluklar da ortaya çıkarıyor. Karadeniz, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, enerji yolları, göç ve Avrupa’nın savunma kapasitesi gibi başlıklar Türkiye’nin stratejik önemini farklı boyutlarda artırıyor.

Türkiye açısından mesele NATO’dan ayrılmak ya da NATO içinde koşulsuz hareket etmek değildir. Daha gerçekçi soru şudur:

Türkiye, ittifakların içinde yer alırken kendi savunma kapasitesini ne ölçüde güçlendirebilir?

Bunun cevabı yalnızca savaş uçaklarında değil; hava savunmasından elektronik harbe, insansız sistemlerden füze teknolojilerine, deniz harp silah ve araçlarından uydu ve haberleşme sistemlerine kadar uzanan geniş bir savunma ekosisteminde aranmalıdır.

Türkiye’nin savunma sanayiinde üretici ve ihracatçı bir ülke olma çabası da bu nedenle önem taşıyor. Ancak gerçek stratejik bağımsızlık, yalnızca ihracat rakamlarıyla değil, kritik teknolojilerde kendi karar ve üretim kapasitesinin geliştirilmesiyle ölçülebilir.

Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” anlayışından Montrö’ye, NATO üyeliğinden bugün yürütülen çok taraflı ilişkilere kadar Türkiye’nin dış politika deneyimi, jeopolitik dengeleri gözetme zorunluluğunu ortaya koyuyor.

Bugün “Doğu mu, Batı mı?” sorusu giderek anlamını yitiriyor.

Asıl mesele, Türkiye’nin farklı aktörlerle ilişkilerini kendi güvenlik ihtiyaçları ve ulusal öncelikleri doğrultusunda dengeli, öngörülebilir ve sürdürülebilir biçimde yönetebilmesidir.

Denge sanatı, iki tarafı idare etmek değildir. Farklı aktörlerle ilişki kurarken kendi önceliklerini belirleyebilmek ve gerektiğinde kendi imkanlarını yaratabilmektir.

Çünkü diplomasi yalnızca masada bulunmak değil, masada kendi ağırlığını hissettirebilmektir.

Pireneli Bias’ın yüzyıllar önce söylediği sözün bugünkü karşılığı belki de tam olarak budur:

İyi düşünmek, çok dinlemek ve yerinde konuşmak… Fakat en önemlisi, karar verildiğinde o kararın arkasında durabilecek kendi gücüne sahip olmak.

Son sözse; S-400 egemenlik meselesidir.

İsmet Hergünşen