Ankara’da düzenlenen son NATO Liderler Zirvesi’nin en çok ilgi çeken ismi, beklenildiği gibi ABD Başkanı Donald Trump oldu.
Türkiye’de de siyasi gündem NATO’dan ziyade büyük ölçüde bu ziyaret etrafında şekillendi.
Kamuoyunun odağında, zirvenin genel sonuçlarından ziyade ABD Başkanı’nın açıklamaları ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşme yer aldı.
Trump’ın ziyaret öncesinde verdiği mesajlar oldukça olumluydu. Bu durum, kamuoyunda önemli gelişmeler yaşanacağı yönündeki beklentileri artırdı.
Kimileri F-35 savaş uçaklarının yeniden Türkiye’ye verileceğini, kimileri ise Patriot hava savunma sistemlerinin satışının önünün açılacağını öngördü.
Bazıları da ABD’nin Rusya, İran ve Kuzey Kore’ye uyguladığı ve Türkiye’yi de kapsayan CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını dile getirdi.
ABD Başkanı, önceki temaslarında olduğu gibi bu görüşmede de sıcak ve dostane ifadeler kullandı. Türk mutfağını övmeyi ihmal etmedi.
Yapılan açıklamalar, iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönemin başladığını gösterecek somut adımlarla desteklenmedi.
Anlaşılan o ki, yapılan diplomatik hazırlıklar, kamuoyunda oluşturulan beklentileri karşılamaya yetmedi.
Zira ABD yönetiminde başkanın yaklaşımı tek başına belirleyici değildir. Kongre, Pentagon ve Vashington’daki karar alma mekanizmaları farklı değerlendirmeler yapabildiği sürece, kişisel dostluk mesajlarının dış politikaya doğrudan yansıması mümkün görünmez.
Hal böyle olunca, “Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.” atasözünü bu duruma uyarlamak gerekirse, bu kez ev sahibi beklentilerinin karşılığını almak yerine birkaç sıcak sözle yetinmek zorunda kaldı.
Aslında son yıllarda ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikalarının benzer şekilde sonuçlandığını artık kamuoyunun önemli bir kesimi görebilmektedir. Buna rağmen Türk diplomasisinin hala beklenti içerisinde olması dikkat çekicidir.
Sorunun temelinde yalnızca buzdağının görünen kısmı S-400 sistemi ya da savunma alanındaki anlaşmazlıklar bulunmamaktadır.
Esas mesele, Türkiye’nin son yıllarda izlediği bölgesel politikalar ile Batı dünyasıyla yaşadığı stratejik görüş ayrılıklarıdır.
Türkiye’nin konuya ilişkin açık, net ve süreklilik arz eden diplomatik girişimleri müttefiki nezdinde beklenen karşılığı bir kez daha bulamamıştır.
Batı ittifakıyla son yıllarda yaşadığı stratejik ayrışma giderilmediği sürece, benzer görüşmelerden farklı sonuçlar beklemek de gerçekçi olmayacaktır.
Devletler arası ilişkiler kişisel dostluk söylemleriyle değil, ortak çıkarlar ve stratejik dengeler doğrultusunda şekillenir. Bu gerçek göz ardı edildiği sürece, her yeni zirvenin ya da görüşmenin ardından benzer hayal kırıklıkları yaşanması kaçınılmazdır.
Son sözse, uluslararası siyasette önemli olan verilen mesajlar değil, uygulama alanı bulan kararlardır.
İsmet Hergünşen



