94. YILINDA YAVUZ HAVUZ DAVASININ SİYASİ SONUÇLARI

12 Nisan 1928 günü tarihimizin ilk Yüce Divanı, Bahriye Bakanı Topçu İhsan Eryavuz’un yolsuzluk yaptığına karar vererek 2 yıl hapsini onayladı. Kamuoyunda Yavuz Havuz Davası olarak bilinen bu dava aslında günümüzün kumpas davaları gibiydi. Bakan dışında bazı şahısların işledikleri gerçek yolsuzluk suçları üzerinden Bakan da suçlandı. Somut kanıtlara dayanmayan, sadece kanaat üzerine verilen nihai karar ile bir bakanın cezalandırılması sağlandı. Süreç sadece suçsuz bakan ve birkaç gerçek suçlu kişinin hapsedilmesi ile sonuçlanmadı. En önemlisi Bahriye Bakanlığı bir daha açılmayacak şekilde kapatıldı. Bu dava suçsuz yere iki yıl hapis yatan, onuru zedelenen, mesleki ve sosyal yaşamı alt üst edilen İhsan Eryavuz ve ailesinin uğradığı haksızlıktan çok daha büyük zararlara neden oldu. Maalesef Osmanlıdan miras deniz körlüğünün bu topraklarda devamı sağlanmış oldu. Bugün 100 yaşına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü bir donanması vardır ancak Denizcilik Bakanlığı yoktur. Bu durumun kökenleri 94 yıl öncesine dayanmaktadır.

Cumhuriyet kurulduğunda donanmanın pervanesi dönen tek bir gemisi yoktu. Yeni kurulan hükümetin donanma modernizasyonuna ayıracak bütçesi de yoktu. Harbe hazır duruma en yakın gemi Hamidiye Kruvazörü’nün seyre hazır olabilmesi için en az 5 aya ihtiyaç vardı. Donanma personelinin ferdi eğitimi ve gemilerin harekâta hazırlık eğitimleri yıllardır yapılmıyordu. Deniz Okullarında yıllardır deniz taktiği dersi dahi okutulmuyordu. Donanmanın bir doktrini de yoktu. Donanmada Amiral rütbesinde subay olmadığı gibi, subay mevcudu çok düşüktü. Yunan orduları işgal sonrası Batı Anadolu’da taş üstünde taş bırakmamıştı. Değil yeni gemi almak askere postal alınamıyordu. 1924 yılı bütçesinde bahriyeye 6,5 milyon lira ayrılmıştı ancak onarımlar için ayrılan miktar sadece 850 bin liraydı. Bütçe görüşmeleri sırasında söz alan denizcilik kökenli Ordu vekil Recai Bey şöyle demişti: “Ticaret gemilerimiz donanma gölgesinde hareket etmedikçe emniyette olamazlar. Maalesef, tarihi askeri coğrafi ve iktisadi bütün kuvvetlerin cebri ile Türkiye’nin denizci hükümete sahip olması gerekirken, hiçbir zaman gerekli olan mevki ve yetki verilmemiştir.” Aynı görüşmelerde Kastamonu Vekili Ali Rıza Bey de donanmanın zayıflığına ve Balkan Savaşında donanmasızlığın sebep olduğu kayıplara vurgu yaparak benzer bir durum tespiti yapar.

Bu görüşmelerden 6 ay sonra Atatürk 13-20 Eylül 1924 tarihleri arasında Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz seyahatine çıktı. Donanma ile ilk buluşmasıydı. Atatürk sayahatten kısa süre sonra Bahriyenin güçlenebilmesi için Milli Müdafaa Veklaetinden ayrı Bahriye Bakanlığının kurulmasına karar verdi. Bu karara Başbakan İnönü ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak olumlu yaklaşmadı. Zira komuta kontrol birliğini bozuyordu. Atatürk ve İsmet İnönü tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerini örgütleme sorumluluğu başlangıçtan itibaren Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a verilmişti. Tarihçi E. Amiral Afif Büyüktuğrul’un hatıratında yazdığına göre “Bu yetki Mareşale, kuşkusuz, silahlı kuvvetler mensuplarını politikadan uzaklaştırmak için verilmişti. Eğer Mareşal çalışmasını Türkiye Cumhuriyeti’ne dengeli bir silahlı kuvvet yapmak hedefine yöneltseydi, kuşkusuz ayrı bir “Bahriye Bakanlığı” kurmaya hiç lüzum kalmayacaktı. Fakat o, büyüklerimizin anlattıklarına ve yazdıklarına göre, mayın ve denizaltı dışında deniz kuvveti tanımıyor, ilk önce kara kuvvetlerini düzene sokup deniz ve hava kuvvetlerini sonradan düşünmek istiyor ve daha ziyade bu fikirlere hizmet edecek denizcilere iltifat ediyordu.”

Amiral Afif Büyüktuğrul’un 15 Mart 1925 günlük girişinde de şöyle bir açıklama var: “Öğleden sonraları Yavuz’un kıç güvertesinde yaptığımız konuşmalarda da öteki subaylar bize mayın hikayesini şöyle anlattılar. “Mareşal Fevzi Çakmak Birinci Dünya savaşındaki Çanakkale olaylarında mayın silahının etkisine fazla kapılmış. Bundan yararlanan açık göz subaylar Mareşale nüfuz edip yüksek makam kapmak için mayıncı kesilmişler, bol bol başka gemiler aleyhine konuşup Türkiye Cumhuriyeti’nin mayın ve denizaltı silahına malik olması gerektiğini söylüyorlarmış.”

Kısacası Mareşal Atatürk’ün hedefi olan Yavuz’un onarılması dahil su üstüne yatırım yapılmasına karşıydı. Atatürk, karacı düşünce yapısının Bakanlık kurulmadan kırılamayacağını biliyordu. İkinci Meşrutiyet döneminden kalan “Demiryolu mu Donanma mı?” tartışmasını yeniden başlatmak istemiyordu. Donanmanın operatif faaliyetlerinin Genelkurmay kontrolünde olmasına itirazı yoktu. Ancak personel, lojistik, bakım, onarım ve donanım faaliyetleri ve bağımsız bir Bakanlık ile kalkınabileceğini düşünüyordu. Yeni hükümetin yakın arkadaşı Fethi Okyar tarafından teşkil edilmesiyle birlikte bakanlığın kurulması için önce Halk Partisinde, sonra da Büyük Millet Meclisinde resmi görüşmelere başlandı. Bakanlığı en çok savunanlar arasında denizci kökenli Ali Rıza Bey gibi vekiller vardı. Denizci olmadığı halde CHP İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver de 14 Aralık 1924 tarihinde Mecliste Bahriye Bakanlığının kurulmasına yönelik görüşmelerde şöyle konuşmuştu:

“Milletlere şeref, gelişme, servet, uygarlık ve kuvvet yollarını gösteren, kendisine lâyık olduğu önemi verenleri uyandıran, kuvvetlendiren ve büyülten bu mavi kanı ihmal etmeyin… Denizcilik ocağımızı bize felâket günlerimizde cetlerimizin bir nidası halinde metanet, his ve şeref ve fikir mücadelesi telkin eden, büyük bahriye ocağımızı, yeniden uyandıracak bir karar veriniz. Bu meselede Millet Meclisine lâyık olarak verebileceğiniz yegâne karar, bundan ibarettir.”

Sonuçta Lozan’dan 17 ay sonra 30 Aralık 1924 günü Bahriye Bakanlığı kuruldu. İstiklal Mahkemesi Başkanlığı da yapmış, İş Bankası Yönetim Kurulu Üyesi ve Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından eski İttihatçı Topçu İhsan (Eryavuz) Bahriye Bakanı oldu. Önceliği Yavuz’u tamir ettirmekti. Bu karara İnönü ve Mareşal’in sıcak bakmadığı ve eleştirdiğini hem hapiste yazdığı kendi hatıratından hem de oğlu Bülent Eryavuz’un yayınlanmamış hatıratından anlıyoruz. (El yazısı iki hatırat da yazarda mevcuttur) Bülent Eryavuz’un hatıratından İnönü ve Çakmak’ın söz konusu tahsisat ile demir yoluna yatırım yapılmasını savunduğunu anlıyoruz. Diğer taraftan Atatürk kararını vermiştir. Yavuz onarılacaktır. Bakanlık kurulduktan 9 ay sonra 21 Eylül 1925 günü Yavuz yaralı iken İzmit açıklarında gemiye gelmiş ve bu gemide Donanma Komutanı Yarbay Necati’ye şunları söylemişti:

“Yavuz gemisine ilk defa geliyorum. Şimdiye kadar Yavuz, Türk Bayraklı bir Alman gemisi idi. Yaralı da olsa bugünkü şekli o zamandan daha pek çok değerlidir. Bu gemiyi Türk Milletinin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret, silah bakımından sizlere, dış politika bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır.”

Bahriye Bakanlığı Yavuz’un onarılması, bu maksatla Gölcük’te tersane kurulması dışında kısa süre içinde Hollanda’dan denizaltılar ve İtalya’dan muhripler ısmarlandı. Yaralı Yavuz’un tamiri Gölcük’te 1926 yılında başlatıldı.

Ancak, Yavuz’un havuzlanması sırasında oluşan bir kaza, Bakanlığın kapatılma sürecini başlatma fırsatı sundu. İhalede usul hatası olması ve süreç içinde Sapancalı Hakkı isimli iş adamının yolsuzluğa karışması kurunun yanında yaşın yanması için büyük fırsat yarattı. Bahriye Bakanlığı tüm personeli ile savcılık soruşturması ve mahkeme sürecine tabi oldu. Önce medyada bir dedikodu kampanyası başlatıldı. Bu kampanyada Meclis Tahkikat Komisyonu Başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi başat rol oynadı. Kuruluşundan 4 yıl sonra, 16 Ocak 1928 günü Bahriye Bakanlığı kapatıldı. Böylece Deniz Kuvvetlerinin kurulduğu 1949 yılına kadar Bahriye üç ayrı karargâhın karmaşık emir komuta zinciri içinde yönetildi. Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Donanma Komutanlığı.

Bakanlık kapatıldıktan kısa bir süre sonra 5 Şubat 1928 günü yolsuzluk davası başladı ve 12 Nisan 1928 günü sonuçlandı. Yüce Divan kararında İhsan Bey, ihale sürecindeki usulsüzlükler ve Sapancalı Hakkı Beyin bulaştığı yolsuzlukla dolaylı olarak ilişkilendirilerek haksız yere iki yıl hapse mahkûm edildi. Birlikte yargılanan deniz subayı altı daire başkanının hepsi beraat etti. Ancak bu davada hukukun katledilmesine isyan ederek, topluca istifa ettiler. Bu grup dışında kalan ve mahkeme sırasında tanık olarak dinlenen Bakanlığın eski Teçhizat Daire Başkanı emekli Deniz Yarbay Yusuf Ziya Bey’in mahkemede şu söyledikleri her şeyi açıklıyor:

“Yavuz’un tamiri için Fransız Saint Nazaire şirketi ile yapılan sözleşme, devlete temin ettiği çıkarlar itibariyle Cumhuriyet devlet teşkilatı içinde bir şaheserdir. Hazırladığım bu sözleşmeyi evlat ve torunlarıma bir şeref hatırası olarak bırakacağım. Eğer bu sözleşme hakkında herhangi bir makam veya şahsa sorumluluk yöneltilmesi gerekli görülüyorsa huzurunuzda ben varım. Buraya tanık olarak celp olundum. Sanıklar arasına katılmayı bir şeref sayarım.”

Bahriye Bakanı İhsan Eryavuz’un oğlu Asım Bülent Eryavuz Bey de yayınlanmamış hatıratında babasının tutuklanmasının ardındaki nedenleri şöyle değerlendiriyor:

“Gerek Başbakan İnönü gerekse Genelkurmay Başkanı Çakmak bahriyeyi sevmezlermiş. Bu sebeple para sarf edip bu yaralı gemiyi tamir ettirmek yerine, gemiyi hurdaya çıkarmak ve tahsisatı da başka işlerde kullanmaya karar vermişler. Fevzi Paşa, Yavuz’un 15’lik topunun bataryalarını söktürüp, Kocaeli Müstahkem mevkiine yani Darıca-Gebze sırtlarına yerleştirmek, gemiyi de körfezde bir yerde tutup bir kriz halinde yedekte çekerek, Çanakkale Boğazında diğer topları ile yüzer bir batarya olarak kullanmak istemiş. İsmet Paşa, buna dünden razı imiş. O günlerde demiryolu inşaatı öncelik aldığından Yavuzun tamiri için ayrılmış bütçenin, demir yolu inşasında kullanılmasına gizlice karar vermişler. Bundan haberdar olan babam da donanmanın elindeki bu en tesirli vurucu gücü kaybetmemek için acele ile daha evvel pazarlığını yaptığı Fransız St. Nazaire firması ile tamir sözleşmesini imzalamış. Planlarının bozulduğunu öğrenince her ikisi de çok kızmışlar. Sonuçta Bakanlar Kurulu Kararı olmadan tamir işini mukaveleye bağladığı suçlaması ile babam Yüce Divana verildi. Bu sözleşme için, “Bakan mutlaka şahsi menfaat sağlamıştır” düşüncesi ile o günlerde basında yazı ve karikatürlerle babamın ne hırsızlığı ne de menfaat düşkünlüğünü bıraktılar. Sonunda tabi bir şey bulamadılar. Ama emir yüksek yerden geldiğinden tarafsız ve bağımsız Türk hakimleri neden göstermeden babamı iki yıl hapse mahkûm ettiler. Bu konuda sonradan sorulara verdikleri cevaplar tam Türk işi idi: Öyle icap etti.”

Bahriye Bakanlığının kuruluş döneminde bakana emir subaylığı yapan, Kurtuluş Savaşı deniz cephesi kahramanlarından emekli Albay Celaleddin Orhan da yazdığı “Bir Bahriyelinin Anıları” isimli kitabında (Kastaş Yayınları, İstanbul, 2005) bakan ve dava hakkında şunları söylüyor:

“Hiç istemediğim ve hoşlanamadığım bu vazifeyi beş ay yaptım. Bildiğim kadarıyla İhsan Bey, bir Bakanlığı yapacak nitelikte değildi. Esasen bunu kendi de biliyordu. İstanbul da bir görüşmemizde bana “oğlum topçu binbaşısından Bahriye Bakanı da bu kadar olur. Bunu ben istemedim. Gazi emretti. Ben de kabul ettim demişti… Ankara’daki evinin doğramalarını tersane yaptı diye, dedikodu bile çıkarmışlardı hakkında. Gerçek bu değildi. Bir teftişte, Tersane Müdürü işçilerin işsiz olduğunu, boş kaldıklarını söylemiş ve böyle giderse kalifiye işçilerin ayrılacağından bahsetmişti. Bir zat, bakanın evinin iç doğramalarının ücreti karşılığı tersane tarafından yapılmasını teklif etti. “Laf olur” diyen bakanı, “parasını nasılsa ödeyeceksiniz” diyerek ikna ettiler. Bakan da bunu yaptırdı ve parasını ödedi. Ama dedikodu çıktı. Diğer bir dedikodu da Yavuz Havuz meselesinden rüşvet aldığı iddiasıdır. Buna ben yakınında çalışan yaveri olarak asla inanmam. Bakan Bey, Yüce Divanda yargılandı ve hapis cezası aldı. Ben divana yedek üye olarak karar celsesinde katılan Danıştay azası emekli Albay, Rumelihisarlı Ömer Lütfi Bey ile yaptığım konuşmada, “Beyefendi, İhsan Beyin çaldığına veya rüşvet aldığına dair delil var mı idi ki, mahkûm edildi” diye sorunca, bana “Hayır yoktu” cevabını vermişti. “O halde neden mahkûm edildi?” dediğimde “Zan hasıl oldu”, demiş, bunun üzerine “Aman efendim elde delil olmayınca delil yetersizliğinden beraat kararı vermek gerekirken, zan hasıl oldu diye bir insan nasıl mahkum edilir?” soruma da “Öyle icap etti” diye cevap vermişti… İhsan bey Bakan olacak vasıfta bir kişi olmamakla beraber çok namuslu bir insandı. Vazifesinden evine, evinden vazifesine ve arada partiye uğramakla vakit geçirirdi. Ankara’da yabancı sefaretlerin davetlerine gitmez kendi namına beni gönderirdi. Hapis hayatı sona erince önce, Laleli’de bir apartman dairesinde oturmuş, bu sıralarda eşi Nuriye Hanımefendi üzüntüsünden kalp hastası olup yatağa düşmüştü. İhsan Bey hayatının son senelerini karsının ölümünden sonra Taksimde geçim sıkıntıları içinde geçirdi. En büyük şikâyeti çocuklarının okul sıkıntısı idi. Bir gün bana “oğlum beni mahkûm ettiler. Ama şu masumların ne günahı var ki okullara bile almıyorlar. Bunlara yazık değil mi?” Demişti. İhsan Bey’in vefatından önce, bana hatıratının Cafer Tayyar Paşa da olduğunu ve vefatından sonra münasip zamanda yayımlanmasını istediğini söylemişti. Bunu Paşadan istemememe rağmen vermemesi üzerine dava açtım. Ancak yine de almak mümkün olamadı.”

Yakın dönem deniz tarih araştırmacıları Prof. Dr. Dilek Barlas ve Prof. Dr. Serhat Güvenç de Türkiye’nin Akdeniz Siyaseti isimli kitaplarında (Koç Üniversitesi Yayınları, 2014.) şunları söylüyorlar:

“Yavuzun onarımı sırasında yaşanan sorunlar Mareşale, Türk savunması üzerindeki otoritesini yeniden tam anlamıyla tesis etmek üzere beklenmedik fırsat sunmuştu… Bahriye Bakanlığının bu kadar kısa süreli olması, birkaç etmene bağlanabilir. Birincisi, Eryavuz ile İnönü arasındaki kişisel çekişmelerdir. İkincisi, Mareşalin bağımsız bir Bahriye Bakanlığı düşüncesini hiçbir zaman onaylamamasıdır… Haziran 1927’de Bakana yöneltilen yolsuzluk suçlamaları, Çakmak için bulunmaz fırsat idi.”

Yavuz nasıl ki Birinci Dünya Savaşına girmemizde aktif rol oynayan gemi olmuşsa, Bahriye Bakanlığının kapanmasında da aktif rol oynayan gemi oldu. Yavuz, Bakanlığın kapanmasından 2 yıl sonra, 17 Mart 1930 tarihinde yapılan tam takat seyrinde 6 saat boyunca 26,8 knots sürati idame edebilmişti. Bu Almanlardan hiçbir destek ve yardım görmeyen Türk denizcileri için çok önemli başarıydı. Gölcük’te bataklık üzerine kurulan tersaneden mucize çıkarmışlardı. Türk denizcisi zoru başarmış ve Yavuz’u Donanmaya teslim etmişti. Artık Yavuz dış politika ve güvenlik politikalarının en önemli unsuru olmuştu. Ancak bakanlığın kapatılması özellikle harbe hazırlık, lojistik ve personel konularında komuta kontrol ve eşgüdüm sorunlarının çıkmasına neden olmuştu. Deniz Kuvvetleri Ankara’da Milli Savunma Bakanlığında tümamiral rütbesinde Müsteşarlık; Genelkurmay Başkanlığında Albay rütbesinde Deniz Muavinliği/Müşavirliği ve Gölcük’te Koramiral rütbesinde Donanma Komutanının oluşturduğu komuta yapısı ile idare ediliyordu.

Diğer taraftan çok sorulan bir soru Atatürk’ün Türk Deniz Gücünün yükselişine büyük ivme kazandıran söz konusu bakanlığın kapatılmasına neden onay verdiği konusudur. Kısa dönemde bu derece büyük atılımlar gerçekleştirmiş, asla başarısız sayılamayacak bir kurumun kaldırılma nedeni neydi? Kanaatimce asıl neden, başta Çakmak olmak üzere karacı generallerin, donanmanın ülke savunmasındaki önem ve rolünü kavrayamamış olmalarıdır. Aynen Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi, devletin jeopolitik refleksinde denizin yeri yoktu. Bu stratejik gereksinimi tek görebilen Atatürk idi. Ancak o da devrimlerin en yoğun yaşandığı 1925–1928 arasındaki dönemde en yakınındaki silah arkadaşlarının muhalefeti ile karşılaşmış, Şeyh Sait isyanı, İzmir suikastı davası ile İttihatçıların tasfiyesi gibi ciddi iç siyaset krizleri ile uğraşırken “Yavuz–Havuz” davası nedeniyle Bahriye Vekâletinin kapatılmasına mani olmaya ayıracak zaman ve enerji bulamamıştı.

Diğer yandan Atatürk’ün yolsuzlukla ilgili konularda hassasiyet gösterdiğini biliyoruz. Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey yakın arkadaşlarındandır ancak Zahire Yolsuzluğu konusunda Yüce Divan’a sevk edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunan Tevfik Bıyıklıoğlu’nun Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’dan kendi ismini kullanarak rüşvet istediğini öğrenince görevden el çektirmiştir. İsmi yolsuzluk ve usulsüzlüklere bulaşan Ali Saib Ursavaş ile yakın olmasına rağmen arasına mesafe koyduğu da bilinmektedir. Atatürk ayrıca aralarında kişisel husumet olan Eryavuz ile İnönü arasında bir tercihe zorlanmış olacaktı ki, Hükümetin başındaki cephe ve İstiklal Savaşı yoldaşı İnönü’yü, ülkenin çıkarları ve istikrarı uğruna eski dostu Eryavuz’a tercih etmişti. Aksi olsa belki İnönü istifa edecek ve hükümet krizi çıkabilecekti. Bu durum son derece hassas olan iç ve dış siyasi dengeleri olumsuz yönde etkileyecekti.

Eryavuz hatıratında Atatürk’ün bu tercihini normal karşıladığını ve asla alınmadığını belirtiyor. Sonuç olarak; Bahriye Vekâleti’nin sona ermesindeki en büyük neden, deniz jeopolitiğinin Atatürk haricinde, yeni cumhuriyetin nomenklaturasında henüz kurumsallaşamamasıdır.

Atatürk’ün vefatından sonra ülke ciddi bir savrulma yaşadı. İkinci Dünya Savaşının kapımıza dayanması ve aktif tarafsızlık politikası paralelinde donanma Gölcük’ten Erdek’e intikal ettirildi. Deniz Kuvvetlerinin 3 başlı yönetimi (Donanma Komutanı, Müsteşar ve Genelkurmay Müşaviri) doğal olarak fikir çatışmaları, plan, koordinasyon ve uygulamada karmaşaya neden oluyordu. Amiral Büyüktuğrul İkinci Dünya Savaşı sırasında 9 Ağustos 1940 tarihli girişinde şunları yazıyor: “Üç tarafı deniz olan, denizyollarıyla beslenen, üstelik bu yolları da doğal abluka hatları içinde bulunan bir devletin deniz savaşına hazırlanmak ve deniz savaşı yapmak sorumluluğu nasıl ve kime verilebilir? Türkiye Cumhuriyeti’nde böyle sorumlu bir denizci komutanlık yoktur. Kara sorumluluğunu Mareşal kendi üzerine almıştır. Gerçi yalnız silahlı kuvvetler değil devletin sanayi ve yol politikasında da ilk ve değişmez söz sahibi Mareşal Çakmak’tır. O nerede isterse demir fabrikası orda kurulacaktır. O nereye isterse yol oraya yapılacaktır. Bu arada Deniz Kuvvetlerini de o örgütleyecek, yetiştirecek ve harekât yaptıracaktır?”

14 Ekim 1940 tarihli kayıtta da şunları yazmış: “Bunu altıncı şube müdürü Kurmay Yarbay Kemal Bozkurt’tan duydum. Şöyle anlattı:’ Deniz Müsteşarı Tümamiral Mehmet Ali Ülgen Mareşale gelmiş ve bize doğru yaklaşan savaş durumundan ötürü Yavuz muharebe kruvazörünün kesinlikle onarımı gerektiğini söylemiş. ‘Genelkurmay Başkanı bunları anlattıktan sonra Donanma Komutanının fikrini sorun!’ diye emir vermiş. O da Amiral Şükür Okan’a mektup yazıp parasızlıktan ötürü devletin Yavuz’u onaracak parası olmadığını yazmış ve sonra resmi telgrafı çekmiş… Donanma Komutanından gelen resmi cevap: ‘Ben ve maiyetim Yavuz’un bu haliyle verilecek her emri yapmaya hazırız’ diye gelmiş. Genelkurmay Başkanı Mareşal da Deniz Müsteşarı Tümamiral Ali Ülgen’i çağırtıp telgrafı göstermiş, “Bize lazım olan Donanma Komutanı işte budur” demiş.”

Amiral Afif Byüktuğrul deniz tarihimize 15 telif, 10 tercüme kitap ve 400’den fazla makale kazandırmış bir tarihçidir. Türk Tarih Kurumuna büyük katkıları olmuştur. Onun yazdığı kitaplar dışında tuttuğu yüzlerce sayfalık hatıratı 2005 yılında 2 cilt olarak Deniz Kuvvetleri Kültür Yayını olarak “Cumhuriyet Donanmasının Kuruluşu sırasında 60 yıl hizmet” adı altında yayınlanmıştır. Söz konusu hatırat ve 1923-1960 arası dönemi kapsayan Cumhuriyet Donanması isimli eseri bugün de yakın geçmişe ışık tutan en önemli eserler arasındadır. Olaylara ve olgulara objektif yaklaşmıştır. Mareşalin donanmaya bakışı ve yaklaşımını bizzat yaşadığı olayları hatıratına alarak tarihe not düşmüştür. Onu tarafsız gözle değerlendirmiştir. Takdir ettiği pek çok yönü de kayda geçirmiştir. Örneğin hatıratında iltimas konusu üzerine yazdığı şu yorum dikkat çekmektedir: “Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak prensip adamıydı. Onun da yaptığı iltimaslar olmuştu ama, bu iltimaslar hiçbir zaman yasa ve prensip kararları dışına çıkmamıştı.”

Diğer taraftan İnönü’nün, Bahriye Bakanlığının kapatılmasında Bakan Topçu İhsan ile geçmişte yaşadığı ciddi fikir ayrılığı ve husumetlerin rolü olduğunu gerek İhsan Bey’in gerekse oğlu Bülent Eryavuz’un hatıratından öğreniyoruz. Ancak Amiral Afif Büyüktuğrul yıllar sonra İnönü ile yaptığı bir görüşmede bu iddiaların aksine onun kendisine şunları söylediğini hatıratında yazıyor: “Atatürk ile beni en çok meşgul eden endişe, rütbesiz olan denizcilerin İstiklal savaşının kahraman generalleri muvacehesinde nasıl söz sahibi olabilecekleri konusuydu. Bahriye Bakanlığını bundan açmıştık. Ama Mareşal, bu Bakanlığı kapatmak için daha başlangıçtan itibaren çabaya başlamıştı. Bahriye Bakanlığının kapanmasına neden ne benimle İhsan Bey arasındaki geçimsizlik, ne de Yavuz-Havuz Sorunu idi. Bakanlık Mareşal istemediği için kapandı.”

BUGÜNE DERSLER
Bugün de donanma deniz jeopolitiğimizin asli enstrümanı olma rolünü başarıyla devam ettirse de devlet henüz denizcileşememiştir. Denizcilik Gücü içinde Donanma ve Sahil Güvenlik unsurları dışındaki alanlarda kat edilecek uzun bir yol vardır. Bugün Başkanlık sistemi içinde dahi denizcileşme gayretlerimizi koordine edecek bir bakanlık söz konusu değildir. Ulaştırma Bakanlığı ismi içinden denizcilik kelimesinin dahi kaldırıldığı bir ortamda tekrar hatırlatalım, 21. Yüzyılda Türkiye’nin savunma, güvenlik, refah ve mutluluğu hiç olmadığı kadar denizlere bağımlı olacaktır. Siyasi iktidarların ve muhalefetin bu gerçeği görmesi gerekir. Atatürk’ün üstün stratejik dehası ile Türkiye’yi denizcileştirme vizyonuna yaklaşmamız tercih değil jeopolitik zorunluluktur. Diğer yandan günümüzde deniz körlüğü içinde Yavuz-Havuz davasının kara ile deniz doktrinleri arasındaki çekişmenin kurbanı bir kumpas dava olduğunu bile anlayamayan, olaya salt iç siyasi çekişmelerin sonucu gibi bakanların varlığı bizi şaşırtmamalıdır. Zira iç siyaset bırakalım jeopolitik düzeyde tartışmayı, taktik düzeyde bile tartışabilecek birikim ve vizyonda değildir. Eryavuz’a CHP ve İstiklal mahkemesi üyeliği ve İş Bankası Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği üzerinden saldırmak son derece ucuz olduğu gibi Mareşal Çakmak’ın tartışılmayacak vatanseverliğinin ve dürüstlüğünün yanısıra açık deniz donanması yerine kıyı donanması tercih ettiğini bilerek onu çok büyük navalist bir komutan olarak göstermek de abesle iştigaldir. Gerçekler inatçıdır. Er veya geç satıh yaparlar.

(Bu konularda tarihsel gerçekleri en objektif ve belgeye dayalı olarak araştıran tarihçimiz 9 Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Mehmetefendioğlu’dur. Pek çok çalışması vardır. Onun çalışmaları dışında ayrıca değişik kaynaklar mevcuttur:
1. Afif Büyüktuğrul, “Cumhuriyet Donanmasının Kuruluşu sırasında 60 yıl hizmet”, Deniz Kuvvetleri Kültür Yayınları 2005.
2. Celaleddin Orhan, “Bir Bahriyelinin Anıları”, Kastaş Yayınları, İstanbul, 2005.
3. Abdullah Tok, Cumhuriyet Döneminde Bahriye Vekaleti, 9 Eylül Üniversitesi Doktora Tezi, 2014.
4. Rasim Ünlü, Atatürk Döneminde Cumhuriyet Donanmasının Oluşum ve Gelişim Süreci (1923-1938), İÜ, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü Doktora Tezi, 1996.
5. Nejdet Sançar, İsmet İnönü ile Hesaplaşma, Afşin Yayınları 1973.6. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları Nebioğlu Yayınları, 1969, İstanbul
6. İhsan Eryavuz’un yayınlanmamış hatıratı (Yazarda mevcut)
7. Bülent Eryavuz’un yayınlanmamış hatıratı (Yazarda Mevcut)

CEM GÜRDENİZ