BİR ESKİ ANKARALI PORTRESİ : MUSTAFA

Gecenin bir vakti bizim evin kapısı önce ürkek, çekingen sonra da hızlı hızlı ve sert bir biçimde çalındı.

Üzerinde” lütfen çeviriniz” yazan çevirmeli antika zil çoktan bozulduğundan, ya yuvarlak kilit bilezikleri çalınır ya da tahta kapıya vurulurdu el ayasıyla… İkinci seçenek daha iyi sonuç verdiğinden daha çok uygulanırdı. Hepsine üşenenler, daha çabuk sonuç almayı hedefleyen sabırsızlar ise ev ahalisinden birinin ismiyle seslenirlerdi kapıyı çalmak yerine.

Hepsi bir tarafa… Kimdi gecenin bu vakti, saat on ikiye yaklaşmışken kapıyı çalan? Mutfaktaki giyotin pencereyi açarak baktığımda gördüğüm bizim Mustafa idi. Ya da mahallelinin taktığı isimle “ Deli Mustafa”.

Şaşırdım tabii onu görünce…

“Hadi açın kapıyı, su taşıyayım, çöp dökeyim, işime bakayım.” diyordu.

Bir tuhaflık olduğunun sesi de farkındaydı aslında ama…

“Yahu Mustafa gece yarısı nerden çıktın?” dedim. “Daha sabah olmadı ki.”

Her neyse bir koşu indim aşağı… Tahta kapının ardındaki ninemin “dayak” adını verdiği çapraz duran uzun keresteyi kaldırdım ve kapıyı açtım.

“Gel,” dedim. ” Gel içeri…”

Kasketi başında, küçük heybesi omzunda, yaz- kış üst üste giydiği iki ceketi ve içinde yeleği, yakası her daim düğmeli ve kayış gibi, ninemin tabiriyle “kirden yosun tutmuş” kareli yün gömleğiyle utanıp sıkıldığı zamanlar hep yaptığı gibi gözlerini kırpıştırarak,

“Çalışmaya geldim ağabeyciğim,” diyordu.

Mustafa, getir götüre baktığı, pazarda çarşıda yük taşıdığı için genç- yaşlı herkes onun ağabeyiydi. Hayatı herkese karşı bir küçük kardeş olarak kabul etmişti o. Küçücük çocuklar o kirli, yağlı kasketini kafasından kapıp birbirlerine fırlatırlar, onunla dalga geçerler, kabak kafasına şaplak atarlar, yine de kızmazdı. Yüzünden düşmeyen kırık ve mahzun tebessümüyle “Yapmayın ağabeyim, verin şapkamı,” derdi sadece. Ama yalvarmazdı. Sadece gülerdi. Nafile bir gülümseme…

Sonra, o kalabalığın arasından bir babayiğit çıkıp, “ Verin ulan garibanın şapkasını,” diye çıkışır, bu şamata da sona ererdi.

“Daha sabah olmadı Mustafa görmüyor musun?” dedim. “Bak her yer zifiri karanlık… Saatin yok mu senin?”

“Yok ağabey ben yıldızlara bakar, öyle anlarım vakti,” diye karşılık verdi.

“Senin yıldızların hesabı şaşmış o zaman bu gece,” dedim.

Mustafa, bu çağda, gökyüzüne bakarak vakti anlayan, televizyonu, sinemayı, telefonu duymuş ama hiç kullanmamış, bakmış ama görmemiş, bir Selçuklu kalıtıydı, bir eski çağ kaçkını… Toptancıların peynir tenekelerini taşır, çöp döker, su taşırdı. Mahallenin yamacında her gün kurulan pazardan gelip geçenlere, bıkmadan, usanmadan, “Götürelim mi, ağabey…” diye sorar, şansına bir-iki kişi filesini taşıtınca da, ne verseler razı olur, “Allah bereket versin…” diyerek teşekkürünü de eksik etmezdi. Sonra da, kazandığı paraları-nedense hep bozukluk olurdu bunlar- kirli, rengi kaybolmuş bir mendile özenle sarıp düğümler, yeleğinin içinde bir yerlere yerleştirirdi.

Bizim mahalleye ne zaman gelmişti? Ne zaman çalışmaya başlamıştı? Kim bulmuştu onu işçi olarak hiç hatırlamıyorum. Yalnız ondan önce ninemin “saka” dediği sarı tenli, donuk yüzlü, yine kasketli ve omzunun üzerine koyduğu kalın bir sopanın iki yanına astığı tenekelerle su taşıyan bir adam hatırlıyorum. Bir gün omzunda yükleriyle gelirken küt diye yere düşmüştü bu adam. Başta biz çocuklar herkes başına toplanmıştı. Kasılıyor, titriyor, tuhaf sesler çıkarıyor, ağzı köpürüyordu. Bir adam kalabalığı açıp nefes almasını sağlamaya çalışmıştı. Ömrümde gördüğüm ilk sara nöbeti geçiren insandı. Yüzüne baktığımda zaten küçük olan gözleri yerinde yoktu ve o görüntü siyah-beyaz televizyonda “Uzay Yolu“ dizisindeki zombileri seyredene dek, benim için en korkunç şey, yıllarca karanlık odalardan, arkamdan onlarca canavar geliyormuşcasına koşarak kaçma sebebiydi. Sonra o saka yok oldu, köyüne mi gitti, rahmetli mi oldu bilmiyorum. Yerini hemencecik Mustafa aldı.

Mustafa, bizim kent merkezine kurulu kadim mahallemizin çok uzağında tek göz bir gecekonduda otururdu. Onun üç kuruşuna göz dikmiş hayırsız yeğenleriyle komşuluk ederek… Çoluğu çocuğu yoktu. Sonradan öğrenmiştik ki, bir defa evlenmiş, kadın başka bir adama kaçmıştı. Cinsiyeti olmayan bir adamdı Mustafa. Muhtemelen Anadolu’da çok kişinin kanına girmiş ehliyetsiz sünnetçilerden birinin kurbanıydı. Bizi kendine yakın görmüş olacak ki açıklamıştı bu sırrını.

“Vur, öldür o kadını,” demişler… “Ne diye vuracağım, Cenab-ı Allah’tan bulsun,”derdi. “Cenab-ı Allah seni kötü yola yollar mı?” derdi. “Kör şeytana uydum diyorlar, sensin kör şeytan!” deyip kestirip atardı.

İşini bitirdikten sonra bizim evin alt katındaki taşlığın oradaki çıkıntıya oturur, tüm hayatın yorgunluğunu o serin loşluğa bırakır gibi saatlerce sessizce dururdu orda. Yanından geçen olursa ilgilenmezmiş gibi yapar, sonra da gözlerini kırpıştırır ve gülerdi.

“Şu dükkân şu dükkânı istemiyor,” derdi.

“Eşek eşeği ödünç kaşıyor,” derdi.

“Bir istidayı kaça yazıyorlar,” derdi. Bu sözleri neşeli olduğu zamanlar bir yük, bir eşya taşırken ritmle, ahenkle söylerdi ki, dinleyen şarkı, türkü söylediğini sanırdı. Hayatın basitliğini, derin anlamlar peşinde koşmanın boşluğunu çözmüştü herhalde. “Sultan Süleyman da ölmüş biz de öleceğiz,”, “Yalan dünya değil de, oyalan dünya, oyalanıyoruz işte…” diyerek.

Yarı aç yarı tok yaşar, ramazanlarda önüne konulan yemeklere hayretle, hasretle bakar, iftar vakti gelene kadar yutkunmaktan bir hal olurdu.

Ama evine giderken bakkaldan aldıkları yalnızca ekmek ve yoğurt olurdu. Kim bilir belki, yıllar önce sağlıklı beslenmeyi keşfetmişti. Bu durum zamanla benim ona ikram ettiğim koka-kolanın tadını keşfetmesiyle birazcık bozulmuştu. Keyifli olduğu günler bu mutat diyetine bir adet litrelik kola da eklenirdi.

“Ben de senin gibi karaoğlan* içeceğim bugün ağabeyciğim,” derdi kasılarak. Sonradan buna neden olduğum için kendimi,yerlilerin sade ve temiz dünyalarını kirleten, işgalci ve kötü bir Batılı gibi hissedip, vicdan azabı da çekmedim değil ama…

Yüzü, alnı ve özellikle ensesi derin çizgilerle kırış kırıştı, kırmızı yayvan bir burnu ve cascavlak bir kafası vardı. Askerliğini ikinci dünya savaşı sırasında yapmış, dört yıl Trakya’da ihtiyat eri olarak kalmıştı. Pek bir şey anlatmazdı o günlerden ama o yıllarla ilgili emsalsiz benzetmeleri vardı.

Yemeği hızlı yiyip lokmaları çiğnemeden yutan biri için “Alaman’ın Norveç’i yuttuğu gibi yuttu,” derdi mesela…

Mahallede onu kızdıranların başında, çamur gibi rengiyle, yeşil, parlak balık gözleri ve kemiğin üzerine kara bir meşin giydirilmişcesine sıska bedeniyle bir pazarcı gelirdi. Bu pazarcı özellikle sonbahar ve kış aylarında ortaya çıkar, nereden alındığı bilinmeyen kokmuş hamsilerini pazarda “çamurlu tarlanın balıkları bunlar” diye ucuz yollu satardı. Satarken de karıya- kıza bakar, Mustafa gibi garibanları kızdırır, itlik yapardı. Mustafa ondan hiç haz etmezdi ama yine de kızıp, şikâyet etmez. Yalnızca kafasında kurguladığı “şımaran hayvanlar” kategorisinde onun da adını sayardı.

“Şımaran hayvanlar kim Mustafa?” diye sorulduğunda;

“Eşek arısı”,

“Yılan”,

“Yeşilistan”, der, sonra da eklerdi.

“Çamurlu tarla…” Sesi coşkuyla yükselir, neşeyle ve biraz da muzip gülerdi.

Tabii, “Şımaran hayvanlar” olurdu da, “mazlum hayvanlar” olmaz mıydı hiç? “Ceylan, göğercin, ibibik…” diye sıralar, sonra da sesini iyice alçaltarak mahzun ve mahcup “ Bir de ben,” diye bitirir, gülümserdi.

Çoğu Anadolu insanı gibi Allah’a inancı sorgusuz, sualsiz tamdı ama abdestsiz kılınan namazlara, cuma namazlarında camilerden çalınan ayakkabılara karşı bilinçaltı bir tepkisi vardı. Bu yüzden cumaları bırakmıştı. Bir adı konmamış Bektaşiydi belki de…

Mustafa, aslında benim hayatta tanıdığım en dürüst, en emeğe saygılı insandı.

Bu yoksul ama paha biçilmez çocukluk yılları hızla akıp geçti ve ben fakültede okur oldum.

Okulu bitireceğim vakit yapacaklarımla ilgili hayaller kurar, o hayallerle heyecanlanır, coşar bazen Mustafa’ya da “Okul bitince sana şunu alacağım, şu kadar para vereceğim,” derdim.

Ama Mustafa insanı mahcup edecek denli tokgözlü ve mütevekkil “Yok ağabeyim,” derdi. “Ben mi seninle birlikte sıkıntı çektim, ben mi seninle girdim imtihanlara, ben mi seninle dirsek çürüttüm, istemem hiçbir şey…”

Kimi zaman emeğini sömürseler, onu deli ya da aptal yerine koysalar da, Mustafa el yordamıyla da olsa emeksiz kazancın değersizliğini ve çalışarak kazanmanın güzelliğini, çok istismar edilse de, azla yetinme tevazuunu ve bunu hayatının gerçeği yapmayı keşfetmişti.

Benim o zamanlardan bu günlere, dünyanın bu haline baktıkça her geçen gün daha da artan bir saygı ile andığım, bir güzel insan, deli diye yaftalanmış bir derviş, tertemiz yürekli ve bigünah, ümmi bir filozoftu o.

O akşam, vakti şaşırdığı, daha doğrusu yıldızların onu şaşırttığı akşam ne mi oldu peki?

Alt katta eski eşyaları koyup, depo olarak kullandığımız odalardan birine bir yatak serdik. Evime gideceğim diye tutturan Mustafa’yı rica minnet orada misafir ettik.

*Karaoğlan: Mustafa’nın koyu kahverengi koka-kola şişesine taktığı isim.

Prof. Dr. SÜLEYMAN KALMAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir