Geçmiş tecrübesi altında Türkiye 21. yüzyılda tarafsız kalabilir mi?

Tarafsızlık (neutrality), Kırım Harbi (1856) sonrası Uluslararası Hukuka girmeye başlayan bir kavram olarak ilk kez 18 Ekim 1907 tarihinde imzalanan La Haye Sözleşmesi (V) ile uluslararası hukukun kodifikasyonuna girdi. Tarafsızlık, birinci şart olarak savaşa ve askeri ittifaklara katılmama, topraklarında savaşanların üs kurmasını önleme veya topraklarından silah transferine mâni olma şeklinde tarif ediliyor. Savaşan taraflar tarafsız bir devletin kara, deniz ve hava ülkesinde askerî harekât icra edemezler. Ancak insani yardım maksatlarına yönelik olarak kullandırtabilirler.  Diğer taraftan tarafsızlar savaşan taraflarla normal ticaret faaliyetlerini ve normal ilişkilerini yürütürler. Muharip harekata yönelik askeri kullanım amaçlı bazı malların ticaretine kısıtlamalar getirilebilir. Benzer şekilde tarafsız bir ülke, savaşanlara zarar verecek propagandaya izin vermez. Diğer taraftan, “Tarafsızlık” tanımlanırken savaş zamanı ve barış zamanı ayrımı da yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, İsveç ve İsviçre’nin tarafsızlık deklarasyonları savaş zamanı tarafsızlığa örnektir. Dolayısıyla tarafsızlığın bir deklarasyon ile başlatılabileceğini söyleyebiliriz.

TARAFSIZLIK DÖNÜŞÜME UĞRADI

Üzerinden geçen iki büyük dünya savaşı ve soğuk savaş, 1907 La Haye kodifikasyonu tarafsızlığını dış politik davranışlar alanında değişik formatlara soktu. Izolasyonizmden tarafsızlığa veya bağlantısızlığa kadar değişik şekillerde kullanıldı. Soğuk Savaş yıllarında daimî tarafsızlık ve tarafsızlık ayırımı başladı. Örneğin Malta ve Yugoslavya gibi bazı ülkeler, savaş zamanına yönelik olarak Daimî Tarafsızlığı (Permanent Neutrality) seçerek, hiçbir küresel/bölgesel askeri ittifaka üye olunmaması, toprakların üzerinde hiçbir askeri üssün (ne şekilde olursa olsun) kurulmaması ve tarafsızlık politikasının akamete uğramaması için savaşan taraflarla hiçbir siyasi, askeri ve ekonomik işbirliğine gidilmemesini hedeflediler. Bu kavramın NATO ve Varşova Paktları arasındaki rekabette jeostratejik konuma sahip ülkeler için büyük güçler tarafından türetilmiş, bir nevi bloklar arası (inter – bloc) çatışmada tarafsızlığın hedeflendiği alanlar olarak görülmesi de olasıdır. Sovyetler tarafından soğuk savaş sırasında ortaya atılan ‘’Barış İçinde Birlikte Yaşamak- Peaceful Co – existence’’ yaklaşımı da barışı devam ettirmek için kullanılan bir doktrine dönüştü. Tarafsızlık içinde pozitif tarafsızlık/aktif tarafsızlık kavramları da akan yıllar içinde yerlerini aldı. Genel olarak, Pozitif/Aktif Tarafsızlık uluslararası ilişkilerde her durumda tarafsız pozisyon almayı ifade etmektedir. Yani, bu aynı zamanda hem savaşta hem de barışta tarafsız kalabilmeyi gerekli kılmaktadır. Diğer bir deyişle “barış içinde bir arada yaşayabilmek ve barışın tesisi için aktif olarak mücadele eden bir dış siyaset çizgisini” takip etmek hedeflenir. Emperyalizm ve savaşı ortaya çıkaran sebeplerle mücadele etmek; barışın olgularını destekleyerek aktif bir dış siyaset yürütmek amaçlanır.

EMPERYALİZM TARAFSIZLIĞI SEVMEZ

Devletlerin tarafsızlığı, gücün, risk ve tehdit algılaması ile küresel jeopolitiğin bir sentezidir. Büyük bir güç için tarafsız kalmak bir seçenektir. Zira küresel ticaretini sürdürmek ister. Ancak jeopolitik öncelikler zamanı geldiğinde ekonomiyi veya ticareti umursamaz. Örneğin, ABD Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında tarafsız statüsünü ilkinde 3 yıl, ikincisinde 2 yıl koruyabildi. Her iki savaşta Avrasya adasındaki Alman; ikincisinde hem Alman hem Japon etki alanlarının Amerikan adasına Atlantik ve Pasifik Okyanusundan tehdit oluşturmasına dur demek için müttefikler yanında savaşa girdi. Her iki müdahalesi İngiltere’yi kurtardı. Churchill’in Birinci Dünya Savaşı anılarını yazdığı beş ciltlik “World in Crisis’’ isimli eserinde geçen şu cümle önemlidir: “Bir müttefik kuvveti savaş meydanına getirmek, savaş kazandıran bir manevra kadar değerlidir.”  Büyük güçler tarafsız kalan vekillerine ve vassallarına tahammül edemez. Ucuz kan ve uygun coğrafya sağladığı sürece jeopolitik amaçlarına hizmet etmelidirler. Örneğin ABD gibi emperyal bir güç için küresel jeopolitikte işine gelmeyen durumlar oluştuğunda ilgili devletlere tarafsız kalmamaları için baskı yapmak bir seçenektir. ABD Başkanı George Bush 20 Eylül 2001 tarihinde Kongrede yaptığı bir konuşmada ‘’Her bölgedeki her devlet, şimdi karar vermelidir. Ya bizlesiniz ya da teröristlerle’’ diyerek ABD yayılmacılığının bir aracı haline dönüştürülen Terörle Küresel Savaş (GWOT) sürecinde resmen tarafsız kalan devletleri baskı altına almıştır. Ya da ABD çıkarları aleyhinde bölgesel jeopolitik çıkarlarını savunan ülkeler için tarafsız kalmak bir yana ABD lehinde hareket etmeyen hükümetler değiştirilmiş; darbeler yapılmıştır. (Türkiye’deki FETÖ darbe girişimi bu örneklerdendir.) bazı ülkelerde kamuoyunu etkilemek için false flag (yalancı bayrak) eylemleri de icra edilmiştir.  Kısacası tarafsızlık adı altında ABD, AB ve NATO çıkarları aleyhinde dış politika ve güvenlik politikası uygulamak pratikte kolay bir süreç değildir. Ambargo, abluka, yaptırım ve hatta silahlı müdahaleye maruz kalma risk ve tehdidi vardır. Eylemsizlik bile cezaya tabidir.

GERİLEYEN VE ÇÖKEN OSMANLI TARAFSIZ KALAMAZDI

Türklerin 18.yüzyıl sonrası tarihi tarafsızlıktan daha çok taraf olmak üzerine şekillendi. Zira sahip olduğumuz coğrafya ve kaynaklar çok kıymetliydi. Duraksama ve gerileme dönemlerinde askeri ve teknolojik geri kalmışlık, istese de Osmanlı hanedanını tarafsız komumda tutamazdı. Zira amaç Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasıydı. Parçalanmasını isteyenler, geleneksel sömürgeci emperyalist devletlerdi. Birinci Dünya Savaşı başladığında Avrupalı büyük güçler, Osmanlı Devleti’nin dağılmasının an meselesi olduğundan emindi. Kömürden petrole geçen endüstri devleri Osmanlı mülkünden pay almalıydı. Dönemin hegemonu İngiltere yükselen yeni hegemon Almanya’yı enerjiden ve doğal kaynaklardan ama en önemlisi Okyanusa çıkıştan menetmeliydi. Yükselen hegemon Almanya da bu ablukayı ancak Berlin, İstanbul, Bağdat ve Hicaz ekseni ile kırabilirdi. Diğer bir jeopolitik hedef de Türk Boğazlarının durumuydu. Burası 1908 Reval görüşmelerinde Rus Çarına peşkeş çekilmişti. Kısacası Osmanlı ister İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarında olsun ister olmasın, Birinci Dünya Savaşında tarafsız kalamazdı. Sonuçta Osmanlı ve müttefiki Almanya, ABD’nin savaş müdahil olması sonucu yenildi ve her iki imparatorluk da dağıldı.

ATATÜRK VE TARAFSIZLIK

1923 -1938 arasında Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti gerçek anlamda tarafsız bir politika izledi. 26 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in iç savaşla boğuşan Sovyet Lider Lenin’e yazdığı ünlü mektubu (Kafkas Seddini birlikte kırmaya yönelik) milli meclisin Sovyetler ile dostluk kurmak ve yardım almaya yönelik ilk eylemi oldu. Bu bir pakt girişimi değildi. Böylece 1918’de Osmanlı İmparatorluğunu sonlandıran Avrupa, Sevr’i uygulamaya geldiğinde Anadolu’nun yanına ilk olarak bir Asya gücü yardıma geldi. 18 Mart 1921 tarihli, Türk-Sovyet dostluk Antlaşması ile Sovyetlerin Sevr antlaşmasını reddetmesi ve Misak-ı Milli sınırlarımızı tanıması Türkiye’nin Asya’ya jeopolitik yönelişinin kapısını araladı. 1922 sonuna kadar Rusya’dan 300 bin ton cephane geldi. Bu yardım sayesinde Kurtuluş savaşı kazanıldı. Atatürk daha sonra Sovyetler ile bir pakta girmeden dengeli ilişkileri korudu. Gerek Montreux Sözleşmesi ile Boğazları geri alırken, gerekse Hatay’ın anavatana katılması sırasında Sovyetlerden engel görmedi. Strateji Ustası Atatürk, Türk Sovyet dostluğu ile jeopolitik sürpriz; Balkan Antantı ve Sadabat Paktı girişimleri ile stratejik denge yaratmış, Orta Asya’daki akraba topluluklarımıza yaklaşarak Türkçe dili ve ortak din bağları üzerinden yeni bir hayat alanı açmıştır. Atatürk’ün gerek mecliste yaptığı konuşmalarında gerekse Lenin’e yazdığı mektuplarda bulunduğumuz coğrafyada tarafsız kalabilmenin önemli bir unsurunun Sovyetlerle dengeli ve dostane ilişkileri kurabilmek ve onları kışkırtmamak olduğunu görüyoruz. 4 Ocak 1922 tarihinde Lenin’e yazdığı mektubun şu bölümü önemlidir: “Türkler ve Rusların, tarihi, yüzyıllarca süren kanlı savaşların gürültüsüyle doldurduktan sonra, bu kadar çabuk ve bu kadar bütünsel bir şekilde uzlaşmaları, öteki milletleri şaşkınlığa uğratmıştır. Pek çoğu bu dostluğun suni olduğu ve şartlar gereği sağlandığı zannına kapılmışlardır, hâlâ da bu inançtadırlar ya da öyle gözükmektedirler…Türkiye Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına Batı Avrupa’ya olduğundan çok daha yakındır. Memleketlerimiz arasında bir diğer ve daha mühim benzerlik, bizim kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelemizde yatmaktadır…Türkiye hâlâ büyük devletlerin ve onların uydularının açık veya gizli, azgın saldırılarına hedef olmaya devam ediyorsa, bunun nedeni, her şeyden önce mazlum sömürge halklarına örnek olarak kurtuluşa giden yolu göstermesidir…Sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dahil olmayacağız.”  Mektup cumhuriyet ilanından önce yazılmıştır. Büyük taarruz öncesi Atatürk tarafsız bir devlet kuracağını açıkça ilan etmektedir. Atatürk’ün stratejik dehası, sahip olduğumuz olağanüstü coğrafya, Türk ordusunun son savaşta yarattığı muazzam etki, Türk milletinin kenetlenmiş millet ve devlet bilinci hepsi bir araya gelince Atatürk ne batı ile ne de Sovyetler ile askeri bir ittifak arayışına gitmedi.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI İLE DEĞİŞEN DIŞ POLİTİKA

Büyük Atatürk’ün vefatından sonra çok şey değişti. Türkiye 16 yıllık tarafsızlık döneminden sonra İkinci Dünya Savaşı arifesinde taraf tutmaya zorlanacak ve savaşa girmesi için her yol hem müttefikler hem de mihver devletler tarafından denenecekti. O nedenle Türkiye’nin gerçek anlamda tarafsızlık dönemi 1938 Kasım’ında bitti diyebiliriz.  1 Eylül 1939’da Almanya Polonya’ya saldırınca 2. Dünya Savaşı fiilen başladı. Dünya süratle kamplaşıyordu. Bu durumdan en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Savaş̧ dışı kalmayı başaracak Türkiye hem bağımsızlığını koruyacak hem de savaşın yıkımından kurtulacaktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İnönü liderliğindeki Türkiye savaşa girmemek için 3 ayrı dönemde aktif tarafsızlık politikası uyguladı. Birinci dönem 1938-1943 dönemi, yani Almanya’nın yükseliş dönemidir ki bu dönemde hükümet Almanya’yı kayıran ancak askeri tarafsız bir politika izlemiştir. İkinci Dönem 1943-1945 dönemi yani Almanya’nın gerileme ve her iki tarafın Türkiye’yi yanında aktif savaşa sokmaya çabaladığı baskı dönemidir. Son dönem ise ABD etki alanına girilerek jeopolitik ve askeri tarafsızlık döneminin tamamen sona erdiği 1945-1952 dönemidir.

SOVYETLER İLE MESAFELİ İNÖNÜ SİYASETİ

İnönü, Atatürk gibi değildi. Rusya ile jeopolitik bir ilişkiye girme yanlısı değildi. Bunda Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a karşı duyduğu antipatinin de etkisi vardı. İktidara geçince ilk işi onu tasfiye etmek oldu. Yıllar sonra komünist damgası yiyen Aras, Dışişleri koridorlarına bile sokulmayacaktı. Dış gelişmeler de bu durumu körüklüyordu. Faşist Almanya ve İtalya’nın ittifak kurması; Rusya ve Almanya’nın birbirinden nefret etmesine rağmen jeopolitik gerekçelerle Molotof- Ribbentorp saldırmazlık paktını imzalaması, Türkiye’yi endişelendiriyordu. 1918’deki Brest Litovsk Anlaşmasında çok toprak kaybeden Rusya’nın revizyonist tutumu Ankara’da endişe yaratıyordu.

İNGİLTERE VE FRANSA İLE ASKERİ İTTİFAK

Savaşın başlamasından bir ay sonra 26 Eylül-16 Ekim 1939 tarihleri arasında Moskova’ya giden Başbakan Saraçoğlu’na Rus Dışişleri Bakanı Molotof, Boğazların ortak savunulmasını teklif edince ipler koptu. Faşist Almanya ile yaklaşan Sovyetler, Ankara’yı rahatsız etmişti. Molotof ve Sovyet tarafı da Türkiye’nin Mayıs 1939’da İngiltere ile askeri ittifak anlaşması yapmasından hoşlanmamıştı. Halbuki, Türkiye, İtalya’nın Arnavutluk’u işgali üzerine müttefik devletlerle antlaşma yapmaya mecbur kalmıştı. Atatürk sonrası SSCB ile en ciddi kırılma Moskova toplantısında yaşandı. Heyetin Ankara’ya dönüşünden 3 gün sonra 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere ile Akdeniz’de dengeyi koruyabilmek amacıyla yapılan askeri ittifak anlaşmasına Fransa da dahil oldu. Böylece Akdeniz’de İngiltere, Fransa ve Türkiye askeri bir pakt kumuş oldu. Saldırıya uğrayan ülkeye topluca yardım edilecekti. Ancak işler planlandığı gibi yürümedi.

ANKARA FİİLEN TARAFSIZ KALMAYI SEÇİYOR

Almanya, Polonya’dan sonra Fransa’ya; İtalya da, Yunanistan’a saldırdı. Türkiye’nin üçlü̈ ittifak gereği yardım etmesi gerekiyordu. Ancak ne Almanya’yı ne İtalya’yı karşısına alacak güçteydi. Türkiye’ye 1939 ittifakı ile vaat edilen silahlar da verilmemişti. Ankara yapılan antlaşmayı yok saydı ve savaş̧ dışı kaldı.  Aynı dönemde Almanya da Türkiye’yi yanına çekmek için her türlü diplomatik manevrayı uyguluyordu. Neticede Türkiye akan yıllar içinde üstün coğrafyası ve Türk Boğazlarına hakimiyeti ile her iki tarafın da yanına çekmek istediği bir devlet oldu. Örneğin Türkiye’nin tarafsızlığını bozmak isteyen her iki taraf, yanlarında savaşa girmesi durumunda 12 adaların ve bazı Ege adalarının egemenliğinin Türkiye’ye verileceğini vadediyorlardı. Türkiye için ana sorun savaşa girmesi halinde ordunun ve donanmanın gerek mihver gerekse müttefik blok karşısında donanım ve hazırlık olarak çok geri kalmış olmasıydı. 17 milyon civarındaki nüfusu ve zayıf ekonomisi büyük ve uzun bir savaşı destekleyecek durumda değildi. 1942 sonunda sadece Trakya’da 1 milyon asker tutuyordu ve ekonomik gücü bu askeri beslemeye bile zor yetiyordu. Diğer yandan Montreux Türk Boğazları Sözleşmesi Türkiye’nin tarafsız kalması için hem en önemli unsur hem de Türkiye’ye baskı yapılacak en yumuşak alandı. Örneğin Amerikalı emekli Amiral Yates Stirling, 1941 yazında Alman saldırısına uğrayan Sovyetlere yardım için Karadeniz’e çıkmak isteyen İngiliz savaş gemilerine izin verilmemesi üzerine, Türkiye’yi köşe yazarı olduğu gazeteden şöyle tehdit ediyordu: ‘’Türkiye boğazları ya kendi iradesi ile açar, yoksa zorla açılır”.

ALMANYA TARAFINDAN KUŞATILAN TÜRKİYE

1941 yılı baharında İngiltere, tarihte ilk defa Doğu Akdeniz’den çekilmiş, Türk Boğazları ile bağlarını koparmıştı. Yunanistan ve Bulgaristan ile Romanya’nın Almanya işgalinde olması 2 Şubat 1943 Sovyet Stalingrad zaferine kadar Türkiye’yi çok ciddi Alman baskısı altında tuttu. Bu baskılara rağmen 18 Haziran 1941’de Türk Alman Saldırmazlık Anlaşmasının imzalanması tarafsızlık açısından önemli bir başarı olmuştur. ABD’nin 1941 sonunda müttefikler yanında savaşa girmesi ile her şey değişmeye başladı. Türkiye’nin Almanya baskısına karşı eli güçlendi. Ancak en önemli gelişme Sovyet ve Alman orduları arasındaki Stalingrad Muharebesinin 2 Şubat 1943 Sovyet zaferi ile sonuçlanmasıyla yaşandı. 1942 sonunda Afrika’da yenilen Almanya bu kez Sovyet topraklarından atılıyordu. Savaşın akışı müttefikler lehine dönmüştü. Buna rağmen Ankara Almanya’ya yakın hareket etti. 1944 yazında Almanya’nın Normandiya sonrası yenilmesi kesinleşene kadar Türkiye’de gerek hükümette gerekse askeri kesimde ciddi Alman yanlısı gruplar oluştu. Hükümet 1944 yılına kadar Almanya yanlısı politika izledi. Örneğin Haziran 1942’de Alman yanlısı Numan Menemencioğlu’nun Dışişleri Bakanı yapılması önemli bir hamleydi.  Ancak İngiliz Hükümeti 1944 yılı Haziran ayı içinde Tuna yolu ile Köstence’ye getirilen Alman silah ve cephanesinin Kessel sınıfı bir Alman ticaret gemisi ile Ege Adalarına taşındığını bir arama sonucu ispat edince Almanya taraftarı Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu 19 Haziran 1944 günü istifa etmişti.

MÜTTEFİKLERİN ‘SAVAŞA GİR’ BASKISI ARTIYOR

1943 sonrası koşullar değişince bu kez müttefikler yanında savaşa girme konusunda baskılar arttı. Türkiye, Osmanlıdan kalma Rus/Sovyet fobisini canlı tutuyordu. Sovyetler yanında savaş girme konusunda en büyük endişe Anadolu’ya yardım için gelecek Sovyet ordularının bir daha geri çekilmeme endişesiydi. Bu güvensizlik 1943 yılı başında Adana/Yenice’de Churchill- İnönü buluşmasında ve devam eden Kazablanka, I Kahire, Tahran, II. Kahire Konferanslarında devam etti. Rusların 1943 yazındaki Kursk zaferi sonrası batıya yürüyüşü başlamıştı. Batılı müttefikler Berlin’e Rusya’dan önce girmek istiyorlardı. Doğudan Rusya, batıdan ve güneyden Amerika ve İngiltere Avrupa etki alanlarını şekillendirmeye çalışıyordu. ABD ve İngiltere 1944 baharında İtalya/Anzio, haziran ayında Fransa/Normandiya çıkarması ile bunu sağlamaya çalıştılar. Ancak Berlin’e 16 Nisan 1945 günü ilk Ruslar girdi. Sonunda mihver devletler yenildi. Türkiye bu dönemde de savaşa girmedi.

YENİ DÜNYA ŞEKİLLENİYOR

1944 Ekim ayında Stalin ve Churchill ünlü yüzdeler anlaşmasıyla Avrupa’da etki alanlarına çoktan karar vermişlerdi. Yalta Konferansından sonra 23 Şubat 1945 günü Türkiye aktif tarafsızlığını bozarak Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Gerek Yalta gerekse 5 ay sonraki Potsdam Konferansında SSCB’nin Türk Boğazları konusundaki talepleri Türk Sovyet ilişkilerini Birinci Dünya Savaşı dönemine geri götürecek zehirli ortamı yarattı. Bu durumdan ABD ve İngiltere kurulacak yeni dünya düzeninde sonuna kadar faydalandı. ABD’nin düşmana ihtiyacı vardı. O da bulunmuştu. SSCB, yeni Almanya ve Japonya olmuştu. Türkiye bu kamplaşmada yerini ABD isteği doğrultusunda aldı. Türkiye’nin Atlantik yolu, 12 Mart 1947 tarihinde açıklanan Truman Doktrini ve paralelinde gelişen ABD’nin küresel hakimiyet vizyonu çerçevesinde gelişti. Kenar kuşakta Türk Boğazlarını kontrol eden Türkiye, Balkanlar, Kafkasya, Basra Körfezi ve Süveyş eksenlerinde Sovyetlerin güneye inişini askeri insan gücü ile geciktirecek; temin edeceği hava üsleri vasıtasıyla ABD ve müttefiklerine Sovyetlerin içlerine saldırı imkânı sağlayacak; güçlendirilecek denizaltı filosu ile Karadeniz’de deniz kontrolüne destek sağlayacak çok değerli bir devlet idi. ABD için bu coğrafya çok stratejik ve vaz geçilmez idi. Amerikan Genelkurmay’ının 15 Ağustos 1946 tarihli ‘’Griddle Planı’’ ve sonrasındaki değerlendirmelere göre Sovyetlerin Türkiye’yi boğazlar için işgal planı olmadığı Amerikan ve İngiliz istihbarat raporlarında belirlenmiş olmasına rağmen Sovyet tehdidi 1945-1946 notaları kapsamında canlı tutulmuştu. 1948 yılında Amerikan Genelkurmayından Amiral Conolly şu yorumu yapıyordu (The US, Turkey and NATO 1945-1952, Melvyin Leffler, Oxford Journals, 1985 http://www.jstor.org/stable/1888505): ‘’Büyük bir savaşta Sovyetler Türklere saldırırsa savaşırlar. Ancak saldırmazlarsa tarafsız kalırlar…Türkiye ile ittifak çok önemlidir. Onlardan ikili ittifak anlaşması imzalamamız gerekir. Bu anlaşmada kendi topraklarına veya kendi topraklarına mücavir bir devlete saldırı olduğu taktirde savaşa girecekleri taahhüdünü almamız önemlidir.’’   Aynı dönem Amerikan değerlendirmelerinde Türklerin Boğazları savunarak kan kaybetmektense Sovyet işgal güçlerinin önünü keserek ilerlemelerini yavaşlatması ve Torosların güneyinde İskenderun Körfezinde durdurulmaları isteniyordu. Bu nedenle karayollarının geliştirilmesi ve yeni yolların yapılması teşvik ediliyordu. CHP ve DP Hükümetleri bu planlara karşı çıkmadı. Kara yolları deniz ve demir yollarına karşılık her zaman teşvik ve tercih edildi. 1950’de iktidar olan muhafazakar Demokrat Partinin amacı Türkiye’yi küçük Amerika yapmaktı. 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya kabulünü sağlayan asli iki güç Amerikan Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları oldu. Diğer müttefikler ikna edilerek Türkiye’nin NATO’ya girmesi sağlandı. Böylece NATO’ya alınan Türkiye’nin 5. Madde kapsamında bir savaş başladığında tarafsız kalma gibi bir seçeneği kalmayacağı değerlendirilmişti. Diğer bir deyişle Türkiye’nin olağanüstü askeri coğrafyası her şeyi ile dönemin yöneticileri tarafından Anglo- Amerikan hegemonya emrine verilmiş oldu.

YENİ KOŞULLAR TARAFSIZ TÜRKİYE’Yİ DAYATIYOR

Bu değerlendirmelerden günümüze yaklaşık 77 yıl geçti. Sovyetler çöktü. Atlantik sistem tek kutuplu dünyayı 1991-2008 yılları arasında kurduğunu sandı. Ancak Çin’in üretim, finans ve ticarette yükselişi ile Asya yüzyılının başlaması; ABD ve AB’nin gerek ekonomik gerekse siyasi arenada özgül ağırlığını yitirmesi; Rusya’nın batıdan NATO tarafından kuşatılmışlığa direnmesi, Hindistan, Türkiye, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi devletlerin kıtasal/bölgesel aktör statüsünde yeni rol belirlemeleri kenar kuşak ve enerji jeopolitiğinde tüm dengelerin alt üst olması ile sonuçlandı. Artık yeni bir durum muhakemesi yapılmalıdır. 17 milyonluk nüfusu, çok zayıf ekonomisi (1941’de -1998 değerleriyle- 29 milyar dolar milli gelir) kısıtlı savunma sanayi imkanları ile dahi Almanya, İngiltere, ABD ve SSCB baskılarına 6 yıl dayanarak dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve yıkıcı savaşında tarafsız kalabilmeyi başarmış bir Türkiye örneği, 21. Yüzyılda en büyük rehberimiz olmalıdır.

ATLANTİK TARAFGİRLİĞİ ÇOK ŞEY KAYBETTİRDİ

1945-46 Sovyet notalarının tuzağına düşürülerek, Atlantik kampa eklenmiş Türkiye, önce Atatürk’ten uzaklaştırılmış, jeopolitik farkındalığı sulandırılmış, savunma sanayi yok edilmiş ve kendine olan güveni kör batı hayranlığı altında zayıflatılmıştır. Sadece oy çokluğuna dayalı sandık demokrasisi gerçek ve çoğulcu demokrasiyi ezerek, din ve etnik merkezli partilerin kurulmasını teşvik etmiş, parti içi demokrasiyi yok sayan Siyasi Partiler Kanunu lider sulta sistemi yaratmış, temsilde adaleti öne çıkaran seçim yasası asla gündeme getirilmemiştir. Böylesi siyasi konjonktürde ABD’nin kenar kuşak jeopolitiğinden uzaklaştığı an ya hükümetler devrilmiş, darbe olmuş ya da FETÖ benzeri Gladyo yapılarıyla kumpaslar kurularak vatansever milliyetçi kadrolar her alanda tasfiye edilmiştir. 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişimi bu sürecin en uç uygulaması olmuştur. Geçmişte örneği yaşanmamıştır. (15 Temmuz darbe girişimi soruşturmasında, NATO’da görevli 462 subaydan 237’si hakkında FETÖ ‘den işlem yapıldığı ve bu subaylardan 200’ünün “Geri dön” çağrısına uymadığı medyada yer aldı. Bu kaçaklara NATO ülkeleri kucak açtı ve açmaya devam ediyor.)

 NATO ÜYELİĞİ SADECE ASKERİ DEĞİL SOSYO PSİKOLOJİK PROJEDİR

NATO üyeliği, Türkiye’de son 70 yılda müesses nizamın medyadan diyanete, akademiden eğlence sektörüne, savunmadan, güvenliğe, üretimden tüketime her damarında ve her alanında Atlantik sistemin varlığını korumuş ve geliştirmiştir. 1939 -1945 arasında parasız, savunma sanayisiz, 17 milyonluk Türkiye, dört yanındaki ateşi Anadolu’ya sokmamıştır. Ancak NATO üyeliği altında son 70 yılda savaşın ateşi ve barutu ile karşı karşıya kalmadığımız halde, tarafsızlığımızı, bağımsızlığımızı ve en kötüsü hayati jeopolitik çıkarlarımızı koruyamadık. Güneydoğu Anadolu’daki ülkesel ve milli bütünlüğümüze PKK ve türevleri üzerinden yapılan müdahaleleri sonlandıramadık; KKTC’nin bağımsız varlığını nihai ve kesin sonuçlu bir şekle sokamadık; Mavi Vatan’daki çıkarlarımızın korunmasında kararlılık gösteremedik, Orta Asya’daki akrabalarımızla yakınlaşmamızda bile Amerikan Turancılığı üzerinden oyun kurulmasını; FETÖ ve işbirlikçi dinci mandacıların devleti ele geçirmesini önleyemedik.

BÜYÜK UYANIŞ BAŞLAMALIDIR

Artık Türk milleti büyük uyanışını gerçekleştirmelidir. Ukrayna Rusya Krizi ile çok büyük jeopolitik fay hatlarının kırıldığı günümüzde dünya 1939 benzeri bir konjonktüre girmiştir. Türkiye bu krizde başından itibaren Montrö Sözleşmesinin 19. Maddesini uygulayarak ve yaptırımlara katılmayarak NATO üyesi olmasına rağmen aktif tarafsızlığını gösterebilmiştir. Bu süreçte yaptığı en büyük hata Ukrayna’ya İHA satışı olmuştur. Bugünün milli güç unsurları, 1939-1945 dönemiyle kıyaslanamayacak derecede gelişmiştir. Her ne kadar ülkü birliği sağlanamamış; cumhuriyetin korunmasına ve yüceltilmesine yönelik anayasal bütünlük, iktidar ve muhalefet tarafından örselenmiş olsa da Türk milletinin kısa sürede toparlanabilme, milli çıkarları söz konusu olduğunda bir araya gelme yeteneği sosyo genetik kodlarında saklıdır. Devlet aklı yeni yüzyılın şartlarını zamanın ruhu ile buluşturmayı bilmelidir. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni şartlar oluşmuştur. ABD, Çin ve Rusya dahil hiçbir güç Türkiye’yi işgal etmeyi aklından bile geçiremez. Aksine Türkiye sahip olduğu güç unsurları ile çok taraflı dış ve ekonomik politikalar ile hem jeopolitik çıkarlarını karşılayabilir hem de refahını artırabilir. Atlantik sisteme bağımlılık güçlü bir bedenin elini ve kolunu bağlamaktadır. Sahip olduğumuz coğrafya, milli güç unsurları ve tarihsel birikimimiz yeni rota çizmemize yeterlidir. Atlantik ve Asya arasında oluşacak yeni denge, Türkiye’yi hiçbir askeri bloka dahil olmadan ancak dengeli işbirlikleri kurarak tarafsız ve bağımsız rotada tutabilecektir. Bu durum ayrıca Türk dünyası ile bütünleşmeye büyük katkı sağlayacaktır.  2023’e 5 ay kalan şu günlerde gelecek 100 yılı Atatürk gibi düşünmeli, tasarlamalı ve bağımsız hareket etmeliyiz. 21. Yüzyılı Türk ve Deniz Çağı yapmak elimizdedir. Tarih akıllı milletler için aynı hatayı tekrar etmez…

Cem Gürdeniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir