Dünyanın enerji damarlarından biri, bugün 21 millik bir boğazda düğümlenmiş durumda.
Basra Körfezi’ni Umman Denizi’ne bağlayan Hürmüz Boğazı’ndan dünya petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri, sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin ise yaklaşık beşte biri geçiyor.
Bu nedenle boğazdaki her güvenlik krizi yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel enerji piyasalarını, deniz taşımacılığını ve dünya ekonomisini doğrudan etkiliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş ve İran’ın buna karşılık Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemi trafiğini kısıtlaması, bu stratejik geçiş noktasının kırılganlığını bir kez daha ortaya koydu.
Gemilerin bekletilmesi, sigorta maliyetlerinin yükselmesi ve alternatif rotaların gündeme gelmesi, deniz ticaretinin birkaç dar geçiş noktasına ne ölçüde bağımlı olduğunu gösterdi.
Üstelik mesele yalnızca Hürmüz’le sınırlı değil. Yemen’de İran destekli Husilerin savaşa dahil olması, Kızıldeniz’in girişindeki Babülmendep Boğazı’nın güvenliğine ilişkin endişeleri de artırdı.
Süveyş Kanalı’ndan Panama Kanalı’na, Malakka Boğazı’ndan Türk Boğazları’na kadar dünyanın ticaret ve enerji damarlarını oluşturan kritik geçiş noktaları, jeopolitik gerilimlerin ekonomik sonuçlarını büyüten stratejik eşiklere dönüşüyor.
Tam da bu noktada Hürmüz, Türk Boğazları’nı hatırlatıyor.
20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, doksan yıldır Türk Boğazlarında seyrüsefer serbestisi ile güvenlik ihtiyaçları arasında bir denge kuruyor. Sözleşmenin başarısı, bütün krizleri ortadan kaldırmasında değil; krizlerin yönetilebilmesini sağlayan öngörülebilir bir hukuk düzeni oluşturmasında yatıyor.
Peki, Hürmüz için de benzer bir denge kurulabilir mi?
Buradaki amaç Montrö’yü Hürmüz’e kopyalamak değil. Hürmüz’ün coğrafyası, tarafları ve hukuki statüsü farklı.
Ancak Montrö’nün doksan yıllık deneyimi, stratejik bir geçiş noktasında egemenlik, serbest geçiş ve güvenlik arasında nasıl bir denge kurulabileceğine ilişkin önemli dersler içeriyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Hürmüz’ün ihtiyacı yeni bir güç mücadelesi mi, yoksa yeni bir kurallar düzeni mi?
MONTRÖ NEDEN 90 YILDIR İŞLİYOR?
Montrö’nün dayanıklılığının arkasında üç temel unsur bulunuyor.
İlk olarak sözleşme, egemenlik ile sorumluluğu birlikte düzenliyor. Türk Boğazları üzerindeki Türk egemenliği kabul edilirken, barış zamanında ticaret gemilerinin geçişine ilişkin esaslar da güvence altına alınıyor.
İkinci olarak kurallar mümkün olduğunca öngörülebilir hale getiriliyor. Ticaret gemileri ile savaş gemileri aynı rejime tabi tutulmuyor; savaş gemilerinin geçişi tonaj, süre, bildirim ve diğer koşullara bağlanıyor. Böylece kriz anında “hangi geminin geçip geçemeyeceği” tartışması tamamen ortadan kalkmasa bile, kararların belirli kurallar çerçevesinde alınması sağlanıyor.
Üçüncü ve belki de en önemli unsur ise kriz zamanları için önceden tanımlanmış mekanizmaların bulunması. Savaş veya yakın savaş tehlikesi gibi olağanüstü durumlarda Türkiye’ye tanınan yetkiler, güvenlik kaygılarının hukuk düzeni içinde karşılanmasına olasılık veriyor.
Montrö’nün doksan yıllık tecrübesinin asıl başarısı burada yatıyor: Boğazı yalnızca güçlü olanın iradesine bırakmıyor; güç ilişkilerini önceden belirlenmiş kuralların içine çekiyor.
İkinci Dünya Savaşı ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması bunun en somut örneklerinden biri oldu.
Savaşan devletlerin savaş gemilerinin geçişine ilişkin sınırlamalar, Karadeniz’deki deniz boyutunun daha da genişlemesini önleyen önemli bir güvenlik bariyeri oluşturdu.
Dolayısıyla Montrö’nün verdiği ders yalnızca “boğazı kapatmak” değildir.
Daha önemli ders şudur: Stratejik bir geçiş noktasının güvenliği, geçişi bütünüyle engellemekten değil; kimin, ne zaman, hangi şartlarda geçebileceğini önceden belirleyen kurallar koymaktan geçebilir.
90 yıldır Karadeniz’i barışta tutan Türkiye modeli yazan ülke olursa, İran ve Umman nezdinde sürecin garantörü olabilir.
Son sözse; güç değil, hukukla şekillenen Montrö ruhu Hürmüz’e taşınabilir.
İsmet Hergünşen



