Jeopolitik mi? Çevre mi?

7 Kasım 2022 tarihinde Mısır’da BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27. Taraflar Konferansı’nın (COP27) Liderler Zirvesi başladı. BM Genel Sekreteri Guterrez yaptığı açılış konuşmasında şunu söyledi: “Küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefine ilişkin her umut kırıntısı 2050’de sıfır emisyona ulaşma yolunda ilerlememizi sağlıyor. Fakat şu anda 1,5 derece hedefi yaşam desteğine bağlı ve makineler de sağlıklı çalışmıyor. Dönüşü olmayan bir noktaya doğru tehlikeli bir şekilde yaklaşıyoruz…Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında tarihi bir İklim Dayanışması Paktı çağrısında bulunuyorum. Tüm ülkelerin küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırmak için emisyonların azaltılmasına ekstra katkı yapacağı bir pakt. Dünyanın en büyük iki ekonomisi ABD ve Çin’in, bu paktın gerçeğe dönüşmesi için çabalara katkı yapmak üzere özellikle sorumluluğu bulunuyor. İnsanlığın şu anda önünde bir seçim var: İklim Dayanışma Paktı ya da Toplu İntihar Paktı.”

 YERKÜREYİ KAYBEDİYORUZ

Guterrez’in konuşması çok dramatik ve ürkütücü özelliklerde. İnsanoğlu tüm dengeleri ile doğayı kaybediyor. Özellikle soğuk savaşın bitmesinden sonraki son 40 yılda yaşanan dengesizliğin insanoğluna etkilerini her gün dünyanın değişik bölgelerinde tarihte eşi benzeri görülmemiş doğa felaketleri ile görüyoruz. Son olarak 2022 Haziran ayında Pakistan’da gerçekleşen sel felaketi ülke tarihinde önceden yaşanmamış boyutlarda gerçekleşti. Muson yağmurları ve eriyen buzullar nedeniyle oluşan sel 1700 kişinin ölümü ile sonuçlandı. Dünya Meteoroloji Örgütüne göre son 8 ay dünya tarihinin en yüksek sıcaklıklarını kaydetti.

BAŞ SORUMLU FOSİL YAKITLAR

18. Yüzyıl sonunda 1. Sanayi Devrimi ile insanlığın hayatına giren fosil yakıtların (petrol, doğal gaz ve kömür) sebep olduğu karbondioksit salınımı ve değişik kaynaklardan atmosfere yayılan metan gazının başı çektiği sera gazları, iklim değişikliğinin temel nedenleri arasında. Günümüzde karbon dioksit salınımına en fazla katkı sağlayan iki ülke Çin ve ABD. 2020’de Çin 11,6 milyar ton (%33), ABD 4,5 milyar ton (%13) salınım yaptı. Türkiye de 405 milyon ton ile küresel salınıma %1,1 katkı sağlıyor. Kişi başına salınımda ise dünyanın ilk on devletinin yedisi, petrol zengini Arap devletleri. Bir Katarlı senede 36 milyon ton ile -ortalama bir Türkün 9 katı- karbondioksit salınımı yapıyor. Diğer yandan, COP 27 Konferansına iklim değişikliğinden en çok etkilenen, çoğu ada coğrafyasındaki 10 devlet 100 civarında temsilci ile katılırken, fosil yakıt sanayine ait dev firmaların 600 temsilci ile katılmasının son derece oksimoron bir durum sergilediğini belirtelim. Ham petrol, doğal gaz ve kömür odaklı firmaların tek amacının kar maksimizasyonu olduğunu hatırlatmakta fayda var.

ÇEVRE OLMADAN JEOPOLİTİK MÜCADELE ANLAMSIZ

Neoliberal kapitalist sistem ABD dayatması ile 80’ler sonrası ve özellikle soğuk savaş sonrası dönemde aşırı tüketimi teşvik etti. Sonuçta kaynakları kısıtlı olan yerküre her alanda çevresel yıkıma uğradı. 2005 de yürürlüğe giren Kyoto Protokolü çerçevesinde 2016 yılında yürürlüğe giren Paris İklim Sözleşmesi 2050 yılında sıfır karbondioksit emisyonunu hedefliyor. Bu hedefin gerçekleşmesi gelecek için hayati önemde. Bu hedef gerçekleşmez ise bırakalım jeopolitik mücadelede kullanılmayı, devletlerin silahlı kuvvetleri doğal afetlerle mücadelede bile yetersiz kalacak. Bu hedefi yakalayabilmek için her sene 1 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyaç olduğu Mısır’da yapılan COP 27 zirvesinde açıklandı. Zengin ve güçlü ülkelerin Jeopolitik mücadelesi çevrenin önüne geçebilir mi? Savunma bütçelerinden çevre için feragat edebilirler mi? Fosil enerji firmaları bu hedefe erişmek için katkı sağlar mı? Mevcut kazançlarından ne kadar taviz verebilirler? Ya da gelişmiş ve zengin ülkeler, fakir ve gelişmekte olan ülkelerin enerji dönüşümü için destek verirler mi? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım.

SAVUNMAYA 2 TRİLYON DOLAR

Yerkürenin her geçen gün kaybettiği iklim savaşında büyük güçlerin jeopolitik mücadelesi devam ediyor. Dünyada savunmaya harcanan para her sene artıyor. 2000 yılında silahlanmaya 1,1 trilyon dolar harcayan dünya, 2021 yılında 2,1 trilyon dolar harcadı. Bu toplamda %38 pay ile ABD tek başına 801 milyar dolarlık savunma bütçesine sahip. (1996 yılında ABD bütçesi 496 milyar dolar idi.) ABD soğuk savaş bittikten sonra çevre yıkımını önlemek için küresel önderlik yapmak yerine emperyal jeopolitik hedeflerine öncelik vermeyi tercih etti. 2002 yılından sonra terörle savaşa 2 trilyonu Afganistan’da olmak üzere 6,4 trilyon dolar harcadı. Bugün geride yıkılmış Irak, Afganistan, Libya ve Suriye ile milyonlarca ölü, yaralı ve sığınmacı bıraktılar.  6,4 trilyon dolar bırakalım diğer fakir devletlere yardımı dünyanın en büyük ikinci kirleticisi ABD’nin tamamen yeşil enerjiye dönüşümü için kullanılamaz mıydı? Diğer yandan bugünkü savunma bütçesini dahi az gören Biden Hükümeti 8 Kasım 2022 ara seçimleri sonrası daha fazla savunma bütçesi teklifine hazırlanıyor.  Talihin bir cilvesi olsa gerek, COP27 Mısır konferansı açılışı yapılırken ABD Savunma Bakanlığının Tedarik ve İdameden Sorumlu Müsteşarı, Bill LaPlante, George Mason Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada Ukrayna Savaşı nedeniyle tükenen silah stoklarını yerine koymak için Kongreden büyük bir bütçe artışı beklediklerini şöyle açıklıyordu: ‘’Buna destek veriyorlar. Bize uzun dönemli yetki verecekler. Üretim hatlarını finanse etmek için sanayi alt yapımıza yatırım yapacaklar. Milyarlarca dolardan bahsediyorum. Bunu Soğuk Savaş’tan beri yapmadık.” ABD başta olmak üzere gelişmiş AB ülkeleri görünen o ki, jeopolitik mücadelenin atardamarı olan silahlanmaya kaynak aktarmaya devam edecekler. Almanya’nın savunma bütçesini 100 milyar dolara artırması ya da ABD’nin 30 trilyon dolar borç stoku ve 165 trilyon dolar bütçelenmemiş sorumluluk (unfunded liabailities) yüküne rağmen savunma bütçe artırım kararına gitmesi başka nasıl izah edilebilir? Unutulmamalıdır ki Rusya’nın Ukrayna’ya müdahale etmesine yönelik NATO üyelik kışkırtması ve Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesinin temelinde yatan asıl saik Rusya nın jeopolitik kazanç uğruna savaşa çekilmesiydi. Bunu başardılar. ABD ve AB, Ukrayna Rusya savaşında çatışmayı sonuna kadar sürdürmeye kararlı şekilde silah ve para yardımına devam ediyor. ABD bugüne kadar Ukrayna’ya 60 milyar dolar yardım yaptı. O kadar hırslılar ki, ABD tükenen cephane stoklarını tamamlamak için müttefiklerinden silah alıyor. Son olarak Güney Kore ABD’ye Ukrayna’da kullanılmak için 100 bin obüs mermisi tedarik etme kararı aldı.  AB’nin Ukrayna yardımları da 3 milyar avro civarında.

KİRLETİCİ KÖMÜRE GEÇEN AB ÜLKELERİ

Bir yandan çevre felaketi bir yandan Ukrayna savaşının devamı için ABD ve AB’nin tüm kaynaklarını seferber etmesi dünyanın geleceğinde ortak aklın ve konsensüsün olmadığının ispatıdır. AB yeşil enerjiye dönüşüm ve sera gaz azaltımında öncüler arasında yer alırken, bir anda çok gerilere düştü. ABD’nin kenar kuşak stratejisinde önemli rol oynayan Ukrayna’nın NATO üyeliği uğruna, ucuz ve sürekli Rus doğal gazından vaz geçen AB ülkeleri bir gecede enerji krizi ile karşı karşıya kaldılar. Bugün pek çoğu yıllar önde kapattıkları kömür madenilerini yeniden açmaya başladılar. Özellikle termoelektrik santrallerde elektrik üretimi için kullanılan kömür aynı zamanda en çok karbondioksit salınımına neden oluyor. Doğal gaz kömürden yarı yarıya daha az karbondioksit üretiyor. Bugün AB büyük bir ikilem içinde. Bir yandan 2030 yılına kadar en az yüzde 55’lik bir sera gazı salınım azaltımını; 2035 yılında hidrokarbonla çalışan tüm otomobilleri trafikten menetmeyi ve 2050 yılına kadar sıfır emisyon hedefine ilerlerken, diğer yandan kömüre dönüyorlar. Almanya, İtalya, Hollanda, Yunanistan, Macaristan ve Avusturya geçtiğimiz aylarda kömüre dönüşlerini deklare ettiler. Fransa geçen sene kapanacağını söylediği Saint Avold kömür madenini yeniden açma kararı aldı. Halbuki 2021 yılında yapılan COP 26-Glasgow İklim Konferansı’ndan birkaç ay sonra, Avrupa ülkeleri “kömürden tamamen çıkış” önerisi için bastırıyorlardı. Bugün en büyük üreticilerden Avustralya ve Endonezya Avrupa’ya kömür ihtiyacını yetiştiremez durumda ihracat patlaması yaşıyor.

KAYA GAZI YÜKSELİŞTE

AB’de kömüre dönüş kararları Kuzey Akım 1 ve 2’nin medyaya yansıdığı kadarıyla İngiliz MI6 istihbarat elemanları tarafından sabote edilmesi sonrası hızlandı. Dünyada kendi çevresini ve soluduğu havayı ABD jeopolitik çıkarları için göz göre göre tehlikeye atan bir örnek görülmemiştir. Bu durumdan en çok faydalananların başında sadece küresel kömür üreticileri değil, aynı zamanda Amerikalı kaya gazı üreticileri ile LNG tanker sahibi armatörler geliyor. Biden yönetimi yerli petrol ve gaz sondajı üzerindeki kısıtlamaları kaldırırken, kimse ABD’deki kaya gazının çıkarılırken çevreye verdiği zararı sorgulayamıyor. Hidrokarbonlar içinde en masumu doğal gaz. Enerji devi firmalar özellikle COVİD döneminde doğal gaz ve yeşil enerjiyi öne çıkarmışken, kaya gazı sektörü gerilemeye girmişti. 2022 başında başlayan Ukrayna krizi ile jeopolitik öne çıkınca, Avrupalılar için %40 oranında bağlı oldukları hazır, temiz ve hızlı Rus gazı Biden buyruğu ile bir anda kesildi. Sonuçta sokaktaki adamın cüzdanı bir yıl öncesine oranla 6 kat yanarken ve kışın ürkütücü soğukları yüzünü gösterirken, büyük hidrokarbon firmaları önce doğal gaza, sonra hidrojene ve en nihayetinde tamamen yeşil enerjiye geçiş hedeflerinden saptılar. ABD, dünyaya kaya gazı ihraç etmeye başladı. COP 27 Mısır konferansında 600 fosil enerji lobicisinin yer alması ancak bu şekilde izah edilebilir. Diğer yandan en az 30-40 yıl devam edeceği beklenen fosil yakıt egemenliği devam ederken elektrik üretiminde kullanılan enerji dönüşümünü genel enerji dönüşümü olarak sunmak da ayrı bir aldatmaca. Sanayide, ulaştırmada (karada, denizde ve havada) kullanılan fosil yakıtların yerinde ciddi bir değişim olmadığı sürece bu aldatmaca devam edecektir. Kısacası elektrik üretimindeki dönüşüm enerji dönüşümü değildir.  Bu değişimi topyekun enerji dönüşümü diye pazarlamak bir algı operasyonudur.

KİRLENMENİN EN BÜYÜK AKTÖRLERİ EKONOMİ DEVLERİ

Bugün atmosferin hırpalanması ve sera gazlarının küresel iklim değişikliğine neden olmasında en büyük rolün sahibi gelişmiş ülkeler. Gerek tüm sanayi devrimlerinin başlangıç coğrafyaları olmaları gerekse refah toplumlarına sahip devletler olarak enerji tüketiminden ulaştırmaya, yeme içmeden ısınmaya kadar her alanda son 200 yılda büyük bir karbondioksit ayak izinin oluşmasına neden oldular. Dolayısı ile küresel ısınma krizinin önlenmesi için yapılması gerekenlerin bütçelenmesinde yüksek katkı sahibi olmaları gerekir. Ancak bu mümkün olmuyor. Yeşil enerji için harcanan bütçelere bakınca savunma bütçeleri yanında cüce kaldıklarını görüyoruz. Dünyada savunmaya ayrılan bütçenin 2021 yılında 2,1 trilyon dolar olduğunu göz önüne alırsak durumun çarpıklığı şöyle ortaya çıkıyor. Yeşil enerji için ABD, 2019’da 55 milyar dolar, Çin ise 85 milyar dolar harcadı. 2021’de tüm dünyada yenilenebilir enerji için yapılan toplam yatırım 380 milyar dolar oldu. COP 27 bu miktarın 1 trilyon dolar olmasını talep ediyor. Diğer taraftan Biden yönetimi 2022 yılı enflasyonu düşürme kanunu içinde 391 milyar doları ABD’de karbondioksit emisyonunu düşürmek için ayırdı. Ancak 2024 yılına kadar uluslararası iklim değişikliği dış yardım finansmanı için yılda 11,4 milyar dolar sözü vermesine rağmen, Kongre 2022’de sadece 1 milyar doları onayladı. İklim Değişikliği alanında öncü düşünce kuruluşu olan ‘’Overseas Development Institute-Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü’’nün hesaplamalarına göre, ABD’nin, yılda bu amaç uğruna 45-50 milyar dolar sağlaması gerektiğini vurguladığını hatırlatalım.

ASKERİ OPERASYONLAR VE SERA GAZLARI

Diğer yandan askeri operasyonlar sera gazı artışında önemli katkı sağlıyor. Bugün Ukrayna’da cephane infilakları, yangınlar, tehlikeli madde sızıntılarından kaynaklanan karbondioksit salınımı ile kuzey akım boru hatlarına İngiliz istihbaratı tarafından yapılan sabotaj sonucu atmosfere yayılan metan gazının AB iklim değişikliği hedeflerine büyük darbe vurduğu biliniyor. Ukrayna 2019’da 14 milyon araca eşdeğer yıllık karbon ayak izine sahipti. Bugün hangi seviyeye yükseldiği bilinmiyor. Ancak geçmiş askeri harekatlar bugüne ışık tutabilir. ABD/Brown Üniversitesinin yaptığı bir çalışmaya göre ABD’nin 2001’deki Afganistan işgalinden 2018’e kadar 1,2 milyar metrik ton sera gazı emisyonuna neden olduğu tahmin ediliyor. Çalışmada bu miktarın 257 milyon otomobilin yıllık karbondioksit emisyonlarına eşdeğer olduğu hatırlatılıyor. (https://katoikos.world/analysis/how-the-war-in-ukraine-affects-the-fight-against-climate-change.html)

JEOPOLİTİK, ÇEVRENİN ÖNÜNDEDİR

Sonuç olarak jeopolitiğin çevrenin çok önünde yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ukrayna’nın NATO üyeliği uğruna kışkırtılan, ancak jeopolitik perspektifte kenar kuşak konsolidasyonu için sürdürülen savaş, küresel enerji akışıyla birlikte sera gazları ile mücadele politikasını da alt üst etti. Yapılan araştırmalara göre yaratılan çağlayan etkisi ile 94 ülkede yaklaşık 1,6 milyar insan, hayat pahalılığından, gıda ve enerji açığına pek çok alanda etkileniyor. Bu durum sosyal huzursuzluklara neden olarak siyasi istikrarı bozuyor. Rusya, Avrupa enerji pazarını kaybederken; Çin ve Hindistan, Rusya’dan daha fazla ham petrol ve doğal gaz alıyor. ABD, başta kaya gazı olmak üzere  Avrupa’nın enerji tedarikçisine dönüşürken, AB ülkeleri, İngiltere, Norveç ve Orta Doğu ülkelerinden ham petrol ile Endonezya, Avustralya ve Güney Afrika’dan kömür alımlarını artırıyor. Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler hızla yükselen enerji fiyatlarından etkileniyor. Küresel enerji piyasalarının alt üst olması sonucunda yeşil enerji hedefleri de önceliğini kaybediyor. Fakir ülkeler sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden sapıyor. Bu koşullar altında küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefine erişmenin zorluğu açıkça ortadadır.

BM Genel Sekreteri Guterrez güzel özetlemiş: ‘’Dönüşü olmayan bir noktaya doğru tehlikeli bir şekilde yaklaşıyoruz.’’ Gelecek kuşaklar için iklim değişikliğinin yaratacağı ölümcül sorunlar gerçekte önem ve öncelik olarak jeopolitiğin çok önünde. Doğa kaybedildiğinde, nefes alınacak, yaşanabilecek ortam yok olduğunda insan faaliyetlerinin siyasi veya askeri önemi kalmayacak. Yerküreyi bir gemiye benzetirsek, üst güvertelerinde yangın devam ederken, su kesimi altında sürekli su alan ve batmaya yaklaşan bir gemi çevresel yıkım örneği olarak verilebilir. Bu geminin güverteler ve kompartımanlarını devletlere benzetirsek, her biri kendi arasında mücadele halinde ve hedefleri köprüüstünü yani kumanda mevkiini ele geçirmek. Yani jeopolitik mücadele içindeler. Batmakta olan bir gemide güç mücadelesinin beyhude olacağını 1912 yılında batan Titanik ’ten daha iyi anlatan tarihsel örnek bulamayız. Bir gemi battığında üzerindeki her şey biter.

Cem Gürdeniz