Kıbrıs Meselesinin Tarihsel Oluşumu ve 1964 Johnson Mektubu’na Giden Süreç

Kıbrıs meselesi, çoğu zaman 1950’lerin ortasından itibaren görünür hale gelen bir Türk-Yunan anlaşmazlığı yahut 1964 Johnson Mektubu ile sembolleşen bir dış politika krizi olarak ele alınır. Oysa tarihsel açıdan bakıldığında mesele, çok daha derin bir egemenlik, kimlik, güvenlik ve uluslararası statü problemidir. Bu sebeple Kıbrıs sorununu sağlıklı biçimde anlayabilmek için yalnızca Soğuk Savaş bağlamına değil, adanın Osmanlı hâkimiyetine girişinden İngiliz sömürge idaresine, oradan enosis hareketinin yükselişine ve 1960 Cumhuriyeti’nin kurumsal krizine uzanan uzun tarihsel çizgiye bakmak gerekir. Johnson Mektubu, bu uzun sürecin ani bir kırılma anı değil; aksine, yavaş yavaş biriken yapısal gerilimlerin uluslararası düzlemde sert biçimde görünür olduğu bir dönüm noktasıdır.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in merkezi konumu sebebiyle tarih boyunca büyük güçlerin dikkatini çeken bir ada olmuştur. Osmanlı Devleti, 1570’te başlattığı sefer sonucunda Lefkoşa’yı ele geçirmiş, 1571’de Mağusa’nın düşmesiyle birlikte ada kesin biçimde Osmanlı egemenliğine girmiştir. Böylece Kıbrıs’ta yaklaşık üç asır sürecek Osmanlı dönemi başlamıştır. Osmanlı idaresi, Latin feodal yapının tasfiyesi, Ortodoks kilise teşkilatının yeniden güçlendirilmesi ve adadaki mülkiyet düzeninin dönüştürülmesi bakımından belirleyici olmuştur. Bununla birlikte Kıbrıs, imparatorluğun merkezî siyasal gündeminde çoğu zaman tali bir eyalet olarak kaldığı için, idari gevşeklik, yerel güç odakları ve vergi sorunları ada yönetiminin karakteristik unsurları haline gelmiştir. Bu durum, Kıbrıs’ın Osmanlı devrindeki statüsünün yalnızca bir “fetih” olayıyla değil, uzun süreli fakat eşitsiz biçimde işleyen bir taşra yönetimiyle anlaşılması gerektiğini göstermektedir.

Adanın Osmanlı hakimiyetinden çıkışı da klasik anlamda askeri bir kopuştan ziyade uluslararası güç dengelerinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. 1878 tarihli Kıbrıs Sözleşmesi ile ada hukuken Osmanlı egemenliğinde kalmakla birlikte fiilen Britanya yönetimine bırakılmıştır. Bu düzenleme, Britanya’nın Rusya’ya karşı Doğu Akdeniz’de stratejik bir üs kazanma arzusunun ürünüdür. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ile Britanya karşı saflarda yer alınca Londra 1914’te adayı ilhak etmiş, Türkiye ise 1923 Lozan Antlaşması ile bu fiili ve hukuki durumu tanımıştır. 1925’te Kıbrıs’ın taç kolonisi ilan edilmesiyle birlikte ada, artık Osmanlı sonrası İngiliz sömürge düzeninin bir parçası hâline gelmiştir. Bu gelişme, Kıbrıs meselesinin modern safhası bakımından son derece önemlidir; çünkü bu tarihten itibaren ada üzerindeki egemenlik sorunu, Türk-İngiliz ilişkilerinin bir uzantısı olmaktan çıkıp Rum ve Türk toplumlarının gelecek tasavvurlarını karşı karşıya getiren yeni bir siyasal zemine dönüşmüştür.

İngiliz yönetimi altında Kıbrıs’ta iki temel toplumsal-siyasal yönelim belirginleşti. Rum toplumunun önemli bir kısmı, Britanya idaresini nihai değil geçici bir safha olarak görerek adanın Yunanistan’la birleşmesini, yani enosisi, temel siyasal hedef hâline getirdi. Türk Kıbrıslılar ise sayısal bakımdan azınlıkta olmalarına rağmen, adadaki tarihsel varlıklarını ve siyasal güvenliklerini bu hedef karşısında koruma kaygısı taşıdılar. Böylece Kıbrıs’taki siyasal problem, yalnızca sömürge idaresine karşı bir bağımsızlık mücadelesi olarak değil, iki toplumun birbirine zıt egemenlik tahayyüllerinin çatışması olarak gelişti. 1931 Rum isyanı, enosis talebinin İngiliz yönetimiyle ilk büyük çatışma momentlerinden biri olmuş; aynı zamanda sonraki dönemde milliyetçi siyasetlerin sertleşmesine uygun bir psikolojik ve ideolojik zemin hazırlamıştır. Nitekim 1950’lerden itibaren yeniden ivme kazanacak olan enosis talebinin kökleri, esasen bu sömürge döneminde oluşmuştur.

1950 yılı, Kıbrıs meselesinin uluslararasılaşma sürecinde ayrı bir öneme sahiptir. Rum Ortodoks Kilisesi’nin düzenlediği gayriresmî plebisitte Rum toplumunun ezici çoğunluğunun enosis lehine oy kullandığı ilan edilmiştir. Hukuken bağlayıcı olmayan bu oylama, siyaseten son derece etkili olmuş; enosis artık marjinal bir arzu değil, Rum toplumunun kolektif iradesi gibi sunulmuştur. Bu gelişme, Türkiye açısından Kıbrıs’ı doğrudan ilgilendiren bir güvenlik ve statü meselesine dönüştürmüştür. Çünkü Türkiye, hem adadaki Türk varlığını hem de Kıbrıs’ın Anadolu kıyılarına yakınlığını dikkate alarak, adanın tek taraflı biçimde Yunanistan’a bağlanmasının kabul edilemeyeceğini düşünmeye başlamıştır. Böylece 1950’lerden itibaren Kıbrıs meselesi, İngiltere ile sömürge halkı arasındaki bir anlaşmazlık olmaktan çıkarak, Türkiye ile Yunanistan’ın doğrudan karşı karşıya geldiği bölgesel bir sorun hüviyeti kazanmıştır.

Bu gerilim 1955’te EOKA’nın silahlı mücadeleye başlamasıyla yeni bir aşamaya geçti. Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA, İngiliz yönetimine karşı yürüttüğü kampanyayı nihai olarak enosis hedefiyle ilişkilendirmiştir. Dolayısıyla Kıbrıs’ta şiddetin yükselişi, yalnızca anti-sömürgeci bir direniş biçimi olarak yorumlanamaz; aynı zamanda adanın geleceğini Rum çoğunluğun siyasal hedefleri doğrultusunda dönüştürmeye yönelen paramiliter bir stratejidir. Bu süreçte Türk Kıbrıslılar arasında da savunma refleksleri güçlenmiş, Türk toplumunun ayrı siyasal örgütlenmeleri ve güvenlik arayışları daha görünür hâle gelmiştir. Türkiye de başlangıçta İngiliz çekilmesi hâlinde adanın eski sahibi olarak kendisine verilmesi tezini tartışmış, kısa süre sonra ise taksim tezine yönelmiştir. Bu politika değişikliği, Ankara’nın Kıbrıs’ı artık dış politikasının tali bir konusu değil, doğrudan ulusal çıkar alanı olarak tanımladığını göstermektedir.

1955-1959 dönemi, Kıbrıs sorununun biçimsel olarak sömürge sorunundan çıkarak garantörlük, ortaklık ve anayasal mühendislik çerçevesinde çözülmeye çalışıldığı bir evredir. Zürih ve Londra anlaşmalarıyla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, ne enosisi ne de taksimi kabul eden bir uzlaşma modeliydi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık garantör devletler olarak yeni cumhuriyetin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini güvence altına almışlardı. Ancak bu düzen, ilk bakışta barışçı bir uzlaşma formülü gibi görünse de, özünde iki toplum arasındaki tarihsel güvensizliği anayasal oranlar ve karşılıklı veto mekanizmalarıyla dengelemeye çalışan son derece kırılgan bir yapıya dayanıyordu. Cumhurbaşkanının Rum, yardımcısının Türk olması; yasama, yürütme ve kamu bürokrasisinde etnik paylaşıma dayanan oranlar; ayrı belediyeler ve güvenlik düzenlemeleri, ortak bir siyasal millet yaratmaktan ziyade iki ayrı siyasal topluluğu aynı devlet içinde zoraki bir dengeye oturtuyordu. Bu nedenle 1960 Cumhuriyeti, kuruluş anında dahi ciddi bir kurumsal tıkanma potansiyeli taşımaktaydı.

Nitekim cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan sorunlar, kısa sürede bu yapısal kırılganlığı ortaya çıkardı. Maliye, belediyeler ve kamu idaresi gibi alanlarda anayasanın öngördüğü ikili düzenin işletilmesi son derece güç oldu. Cumhurbaşkanı Makarios’un 1963 sonlarında ortaya koyduğu 13 maddelik anayasa değişikliği önerisi, Rum tarafınca devletin işleyişini kolaylaştırmaya dönük bir revizyon olarak sunulsa da, Türk tarafı ve Türkiye tarafından ortaklık devletinin temel dengesini bozacak bir girişim olarak değerlendirildi. Çünkü bu değişiklikler, Türk toplumunun anayasal güvencelerini zayıflatabilecek nitelikteydi. Esasen burada belirleyici olan yalnızca anayasal metin tartışması değil, tarafların artık aynı devleti ortak meşruiyet zemini üzerinde sürdürebilecek düzeyde karşılıklı güvene sahip olmamalarıydı.

1963 Aralık olayları, yani Türk literatüründe çoğu zaman Kanlı Noel diye anılan çatışmalar, bu anayasal ve siyasal krizin fiilî bir güvenlik bunalımına dönüştüğünü gösterdi. İki toplum arasında başlayan silahlı çatışmalar, Türk Kıbrıslıların belirli bölgelere çekilmesine, Lefkoşa’nın fiilen ayrışmasına ve ortaklık cumhuriyetinin pratikte işlemez hale gelmesine yol açtı. Böylece 1960’ta kurulan devlet hukuken varlığını sürdürse de, iki kurucu toplumun ortak siyasal düzeni fiilen dağılma sürecine girdi. Bu aşamadan sonra Kıbrıs meselesi, artık sadece anayasal yorum farklılığı ya da sömürge sonrası devlet inşası problemi değil; can güvenliği, müdahale hakkı, uluslararası tanınma ve bölgesel savaş ihtimali içeren çok katmanlı bir kriz haline gelmişti.

Mart 1964’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararıyla UNFICYP Barış Gücü’nün kurulması, krizin uluslararası niteliğini resmileştirdi. Ancak BM’nin devreye girmesi, meselenin esasını çözmek yerine daha çok sıcak çatışmayı sınırlamaya yönelikti. Aynı dönemde Türkiye, garantörlük hukukuna ve adadaki Türk toplumunun korunması gereğine dayanarak askerî müdahale seçeneğini ciddi biçimde değerlendirmeye başladı. Ankara’nın bu eğilimi, yalnızca Kıbrıs’taki gelişmelerin değil, Türkiye’nin 1950’lerden itibaren benimsediği Batı merkezli dış politikanın da sınandığı bir anlama sahipti. Çünkü Kıbrıs krizi, Türkiye’nin NATO üyeliği, ABD ile ittifakı ve ulusal güvenlik öncelikleri arasında gerilim doğuruyordu. Tam bu noktada Johnson Mektubu ortaya çıktı.

5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubu, diplomatik içeriği bakımından sadece Türkiye’yi askeri müdahaleden vazgeçirmeyi amaçlayan bir mesaj değildi; aynı zamanda Türkiye-ABD ilişkilerinin mahiyeti hakkında çok sert bir siyasal uyarı niteliği taşıyordu. Mektupta ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a tek taraflı müdahalesinin NATO içinde Türkiye ile Yunanistan’ı savaşa sürükleyebileceğini, Sovyetler Birliği’ni devreye sokabileceğini ve böyle bir senaryoda NATO’nun otomatik korumasının varsayılamayacağını ima ediyordu. Daha da önemlisi, ABD yardımına dayalı askerî malzemenin Washington’un onayı olmadan Kıbrıs’ta kullanılamayacağı belirtiliyordu. Bu ifade, Türkiye açısından yalnızca operasyonel bir kısıtlama değil; egemen karar alma kapasitesinin müttefiklik ilişkisi içindeki sınırlarının açık biçimde hatırlatılması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Johnson Mektubu, Kıbrıs krizinin ötesinde, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini ve hareket alanını sorgulamasına yol açan tarihsel bir kırılma olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak Johnson Mektubu’na giden süreç, bir anda ortaya çıkmış bir diplomatik gerilimden ibaret değildir. Sorunun kökleri, 1571’de başlayan Osmanlı egemenliğinin sona eriş tarzında, 1878’den itibaren yerleşen İngiliz sömürge yapısında, Rum toplumunda enosis idealinin sistemli biçimde güçlenmesinde, Türk toplumunun buna karşı güvenlik ve siyasal eşitlik talebinde, 1955 sonrası silahlı milliyetçiliğin yükselişinde ve nihayet 1960 Cumhuriyeti’nin yapısal zayıflığında yatmaktadır. 1964’e gelindiğinde Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışı, artık yalnızca soydaşların korunması ya da garantörlük haklarının savunulması meselesi değil, ulusal güvenlik, bölgesel denge ve büyük güçler sistemi içinde konum alma problemine dönüşmüştür. Johnson Mektubu da tam bu tarihsel birikimin üzerine düşmüş; Kıbrıs meselesini Türk dış politikasının merkezi ve kalıcı dosyalarından biridir.

Umut Meriç Berberoğlu

Kaynakça

Kitaplar

  • Armaoğlu, Fahir H. Kıbrıs Meselesi 1954-1959: Türk Hükümeti ve Kamuoyunun Davranışları. Ankara: Sevinç Matbaası, 1963.
  • Kızılyürek, Niyazi. Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
  • Türker, Duygu (haz.). Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Sempozyumu: Bildiriler. Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, 2016.
  • Ahmetbeyoğlu, Ali ve Erhan Afyoncu (haz.). Dünden Bugüne Kıbrıs Meselesi. İstanbul: Tarih ve Tabiat Vakfı, 2001.
  • İsmail, Sabahattin. 150 Soruda Kıbrıs Sorunu. İstanbul: Kastaş Yayınevi, 1998.

Tezler

  • Çelik, Cemil. İngiliz Yönetiminde Kıbrıs’ın İdari ve Sosyal Durumu (1878-1914). Doktora Tezi, Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012.

Makaleler

  • Akman, Halil. “Kıbrıs Cumhuriyeti İlanından Johnson Mektubuna, Kıbrıs Sorunu (1960-1964).” Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, sayı 22, 2012, ss. 65-98.
  • Gülen, Ahmet. “İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası (1961-1965).” Atatürk Yolu Dergisi, 13/50, 2011, ss. 389-428.
  • İlhan, Metin. “Kıbrıs Sorununun Türk-Amerikan İlişkilerine Yansıması (1958-1974).” Türkiyat Mecmuası / Journal of Turkology, 25/2, 2016, ss. 255-280.
  • Şahin, İsmail. “Düşünceden Eyleme EOKA.” Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, sayı 37, 2020, ss. 21-49.
  • Şahin, Güneş. “Türk Basını’nın 1964 Kıbrıs Olaylarına Bakışı.” İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 6/3, 2017.
  • Yellice, Gürhan. “1878’den 1931’e Kıbrıs’ta Enosis Talepleri ve İngiltere’nin Yaklaşımı.” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XII/24, 2012, ss. 13-26.
  • Savrun, Ergenekon ve Melih Tınal. “Soğuk Savaş Döneminde İngiltere ve Türkiye’nin Kıbrıs Politikaları (1955-1964).” 2017.
  • Derman, Giray Saynur ve Vefa Kurban. “Kıbrıs Sorununun Türk Dış Politikasına Etkisi ve ABD-SSCB ile İlişkiler.” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XVI/33, 2016, ss. 455-484.